"Çöplüğün Generali" Oya BAYDAR"47.Samuray" Stephen HunterNamık KEMAL "Cezmi" kitabıOrhan PAMUK" Beyaz Kale" kitabıElif ŞAFAK "Baba ve Piç"Amin Maalouf "Çivisi Çıkmış Dünya-Uygarlıklarımız Tükendiğinde"Orhan Kemal "Hanımın Çiftliği" Kitap ÖzetiReşat Nuri Güntekin"Yaprak Dökümü" Kitap ÖzetiHalit Ziya Uşaklıgil "Aşk-ı Memnu" kitap özetiUmut Kitap Özeti-Ayşe Kulinİskender PALA "Katre-i Matem " kitap özeti ~ Popüler Kitaplık,Popüler kitap özetleri,en son çıkan kitaplar
en çok okunan kitap özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
en çok okunan kitap özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2009 Çarşamba

"Çöplüğün Generali" Oya BAYDAR


KİTAP ÖZETİ;
Oya Baydar: ‘Bu ülkede çöplükler patladı, yanı başında gecekondu semtleri vardı, ölenler oldu. Görmediğimiz, gözümüzün önünde olmayan, kaybettiğimiz insan gerçeğine dikkat çekmek istedim. İşte bu çöp toplayan insanların hayatıyla, son yıllarda çöp toplama alanlarından, çöp konteynırlarından, tenekelerden çıkan bombalar, mermiler, moda deyimiyle mühimmatları birleştirdim. Belki ‘mühimmatlar’ çöplüklerden çıkmasaydı bu kitabı yazmayacaktım’

-Radikal Gazetesi… ERTUĞRUL MAVİOĞLU (Arşivi)

KAPAK
“Bunlar cinayet, intihar, patlama haberleriydi: ‘Çöplüklerdeki patlamanın nedeni metan gazı’, ‘Komutanın intiharının ailevi nedenlerden kaynaklandığı bildiriliyor’, ‘Son bir ayda, kentte aynı şekilde öldürülenlerin sayısı yirmiyi buldu’, ‘Bilim kadınının acı sonu’, ‘Dalgıç okulu öğrencileri, yüz metre açıkta denizin dibinde çok sayıda bomba ve silah buldular’, ‘Krokiler gizli silaların yerini işaret ediyor’, ‘Açılan çukurda cesetler bulundu’: bir sürü benzer haber… İyi bir tarama yapılsa daha yüzlercesi, belki de binlercesi çıkabilirdi.”
Oya Baydar, gelecekten bugüne bakıp, yaşanan ağır travmaların kaçınılmaz sonucu olarak zuhur eden ‘arızalı hafızayı’ resmetmiş Çöplüğün Generali’nde. Bu kitapta her şey çok bildik, çok tanıdık. Yakın tarihimizden süzülüp geleceğe taşınan darbeler, darbe girişimleri, karanlık cinayetler, provokasyonlar, faili meçhuller ve dahi kaynağı toplumsal jargona ‘karanlık’, ‘derin’ diye işlenen büyük acılar ile bu acıların ürettiği korku dağının eteğinde ‘başımıza bir şey gelmesin’ adına, duymamak, görmemek, konuşmamak için gösterdiğimiz olağanüstü çabalar… Görmedikçe, duymadıkça, konuşmadıkça bizi kendimizden daha da uzaklaştıran, insanın üç maymun hali…
Her ne kadar “bu bir gladio, Ergenekon ya da Susurluk kitabı değil” dese de, kitabı fazlasıyla malum karanlığı çağrıştırdığı / tartıştırdığı için, Baydar ile devletin bodrum katlarını konuştuk.

Çöplüğün Generali çöplüklerden karnını doyurmaya çalışırken patlayan bombayla ayağını kaybetmiş bir çocuk. Buradan hareketle soralım: Bombalar neden çöplüklere bırakılır? Niye bu çocuklar bulundukları topraklardan sürülür, çöplüklerde sürünürler?

Bu kitap alegorik anlamda bir çöplük hikayesi, alında bir toplumsal bellek yitimi, unutma ve unutturulma hikayesi. Kitabın ana teması, kolektif unutma. Bir toplumun tarihini, geçmişini, yüzleşmesi gerekenleri unutması, daha doğrusu bunların topluma unutturulması. Asıl anlatmak istediğim buydu. Şu anlamda çöplük romanı: Günlük yaşamımızda, sıradan hayatlarımızda pek karşılaşmadığımız bir dünya var; sadece Türkiye’de de değil, her ülkede böyle. Çok güç koşullarda, Türkiye’de ve dünyada toplumun gelişim düzeyinin çok altında bir hayat var. Bu gerçeği gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Giderek yoksulluğa ve yoksunluğa karşı belirgin bir duyarsızlığın olduğuna inanıyorum. Ezilen sınıflara karşı, kimlik sorununda gösterdiğimiz hassasiyeti, daha az gösterdiğimiz ortada. Hem çevremizde olanları unutuyoruz, hem de tarihte olan biteni unutmaya meyilliyiz. Bir takım semtlerde çöplük karıştıran insanlar var. Bu bir iş, geçim kaynağı. Onların çöplerin içinden topladıklarını satın alan bazı yerler, ironik olarak çöp müteahhitleri diyebileceğimiz daha bir palazlanmış kişiler var, onlara veriyorlar ve böylece hayatlarını sürdürüyorlar. Karnının doyması çöpe bağlı olan insanlar var. Bunu olduğu gibi yazsanız sefalet edebiyatı yapıyor derler. Bu ülkede çöplükler patladı, yanı başında gecekondu semtleri vardı, ölenler oldu. Görmediğimiz, gözümüzün önünde olmayan, kaybettiğimiz insan gerçeğine dikkat çekmek istedim.
İşte bu çöp toplayan insanların hayatıyla, son yıllarda çöp toplama alanlarından, çöp konteynırlarından, çöp tenekelerinden çıkan bombalar, mermiler, moda deyimiyle mühimmatı birleştirdim. Belki artık dilimize giren özcükle bu lanetli mühimmat çöplüklerden çıkmasaydı öplüğün Generali’ni de yazmayacaktım. Son dönemlerde içinde yaşadığımız olaylar herkes gibi beni de bunalttı, çok doldum. Ben zaten biraz böyle bir yazarım galiba. İçim çok dolup da dayanamaz hale gelince paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Biraz da farkındalık yaratmak için.

Çöplüğün Generali, protez beklerken hastaneden kaçıyor. Neticede kaldığı hastane bir devlet hastanesi ve kaçışı devletten kaçış aslında. Çünkü hastaneye gitmekle karakola gitmek arasında bir fark görmüyor. Son zamanlarda bir ‘açılım’dır gidiyor. Açılım devletten ölesiye korkan ve tüm yakın tarihimizi düşündüğümüzde korkmakta son derece haklı olan bu çocukları nasıl etkiler?

Bu sadece bir devlet korkusu da değil. Onu, çöp çocuğunu yaşamını asıl sürdürdüğü alanın, yani çöplüğün dışındaki her yer korkutuyor, her yere yabancı. Çöp çocuklarını gördüm ben. Ne kadar ürkek olduklarını bir bilseniz. Hem ürkekler, hem saldırganlar. Son derece ürkekler; o çöplerde eşelenirken bile sanki bir şey çalıyorlarmış gibi. Sanki her an birisi gelecek, onları oradan kovacak, artık karınlarını doyuramaz olacaklarmış gibi. Bir yandan da kendilerini koruma ihtiyaçları var. Bu ihtiyaç saldırganlık olarak görünüyor. Toplumda giderek artan şiddet eğilimi, bu durumda olan insanlardan, çocuklardan da besleniyor. Çünkü onların şiddete karşı şiddetle korunmak dışında bir seçenekleri yok. Sonuçta ortaya şiddet dolu, dağınık bir toplum çıkıyor. Ama kitapta asıl anlatmak istediğim (Ergenekon demeye dilim varmıyorsa da o bir şey simgeliyor) aslında bunların daha derininde bir şey; kurtarıcılık adına toplumu patlatmaya dönük eylemler. Mesela kitapta bir emekli general var, vatanı milleti kurtardığını düşünüyor. Oysa yaptıkları toplumu patlatacak nitelikte.

Kitapta olanlarla gerçek hayat arasındaki bağı nasıl tanımlıyorsunuz?

Kitapta bir yazar var, yazdıkları hep gerçek hayatta da karşılığını buluyor. Benim durumum da o yazarın durumuna çok benziyor aslında. Çöplüklerden, tarlalardan bombaların, mermilerin çıktığını kitaba yazdığımda ilk kazılar yapılmıştı sanırım, ama silahlar henüz oraya buraya saçılmamıştı. Ben yazdıktan sonra, her gün bir konteynırda, bir sokakta, bir evde patlayıcı bulunduğu haberleri çıkmaya başladı. Denizden bombaların çıktığı bölümü yazdım, ardından gerçekten denize atılmış bombaların bulunduğuna dair haberler okudum. Ben böyle gerçek hayatta yaşananları birebir yazmak istemiyordum. Romanın kurgusal-edebi yanını zedeled çünkü. Yazma sürecini izlemiş olan yakınlarım tanıktır; “Yine yazdığım bölüm gerçek oldu” diye öfkeleniyor, hayıflanıyordum her defasında. Kitaptaki yazar da şöyle der: Yazdığım sonun da gerçekleşmesinden korkuyorum!

Bu bölümü çıkarayım, “Bombaları denize kitabının hayatla bağını kurmak isteyen Oya Baydar attı” derler sonra.

Vallahi çıkarın. Şaka bir yana, bunları dünyadaki örneklerinden biliyorduk. Özellikle İtalya’daki gladio örneği çok çarpıcıdır. Neler olup bitebileceğini seziyorsunuz, yani bir kehanet değil.

Gladio romanı diyelim mi buna?

Demeyelim, bu romanın ana temasını atlamak, gözden kaçırmak olurdu. Bir de okuyucuyu kandırmış olurduk. Ama bu kitabın yazılmasını zorlayan Ergenekon davası sürecinde ortaya çıkanlardır.

Peki o halde, “sokaktaki insanın, gladionun eylemlerinin sonuçlarına katlanma romanı” desek?

Evet, daha doğru ifade bu. Kitapta sıradan kişiler, insanlarımız anlatılıyor. Gündelik yaşamlarını sürdürürken, olup bitenlerde hiç dahli olmadan bombalara, patlamalara, türlü kumpaslara maruz kalan da masum insanlar bunlar. Korunma mekanizmalarını kuramadan, hayatları, gelecekleri bir takım melun güç odaklarının elinde olan kişiler… Ben insanları, insanlık durumunu yazmak istedim. Sadece masumları değil, aynı zamanda Ergenekon zihniyetinin uygulayıcılarını, hepsinin insani yönlerini göstererek yazmak istedim. Mesela kitapta en sevdiğim bölümlerden birisi Oğlunu Arayan Köpekli Ana’dır. O bölümü yazdığım sırada, yine inanmayacaksınız ama henüz ölüm kuyuları açılmamıştı. Dünyada örnekleri vardı, buraya varacağı besbelliydi. Öte yandan bütün bir toplumu, ülkeyi felakete sürükleyecek planları yapan ve uygulayanlardan biri olan, romanda Komutan olarak geçen yüksek rütbeli bir generali de bütün insani yönleriyle yazmaya çalıştım, neredeyse “vah zavallı adam” diyebileceğiniz bir karakter çıktı ortaya. Yani insanı anlatmak istedim, Ergenekon’u falan değil.

Ölüm kuyularına atılan insanların hepsinin bir hikayesi var ama, ortak bir tarafları da var. Kimler hedef seçiliyor, neden?

Hepimiz yıllardır biliyoruz. O bölgede canın hesabı sorulmuyordu. Devletin varlığını hep inkâr ettiği JİTEM benzeri örgütlenmeler, arkalarını devlete, özellikle de militarist güçlere dayayarak serbestçe cinayet işliyorlardı. Ölüm kuyuları, asit kuyuları şimdi kamuya yansıdı ama bölge halkı bunu öteden beri biliyordu. Yapının kendisini koruyabilmesi, kirli savaşı haklı göstermesi için yapması gereken eylemlerdi bunlar. Hedef kişiler sözünü ettiğim yapıların işine gelmeyenler, farkında olanlar, halkta farkındalık yaratmak isteyenler, özellikle Kürt siyasetçileri, aydınları, militanlarıydı.

Kitapta, Komutan olarak adlandırılan general “tohumları serpin kırlara, tarlalara, bebeklerin kum havuzlarına” diyor. O bombaları neden terk ediyorlar?

İtalya’da ve Gladio’nun örgütlü olduğu başka ülkelerde de bu iş böyleydi. Türkiye modeli de pek farklı değil. Bir yapılanma var ve bu yapılanma ‘o gün geldiğinde’ kullanmak üzere bir takım silahları sadece belli kişilerin bildiği bir yerlerde, depolarda saklıyor. Yine bu yapılanma küçük yerlerde, daha küçük miktarlarda silahı ise kendi içinde bazı insanlara veriyor. Onlar da bu silahları yine günü geldiğinde kullanmak üzere evlerde, bahçelerde, kendi bildikleri gizli bir yerde saklıyorlar. Ben Türkiye’de de bunun böyle olduğunu düşünüyorum; bir paranoya değil. Şimdi sıkıştıklarında bu silahlar sağa sola atılmaya, terk edilmeye başlandı. İtalya örneğini tekrarlıyorum, çünkü kitabım bir Ergenekon kitabı değil, daha evrensel olanı anlatıyor. Sıkıştıklarında yapacakları şey, ya ‘inşallah bulamazlar’ demek, ya da daha az güvendikleri insanlara dağıttıkları silahların terk edilmesini sağlamak. Biz basında son zamanlarda bulunan silahların sansasyonel olanlarını izledik. Ben meraklı olduğum için takip ettim, o kadar fazla yerde, çöp konterynırlarında ve benzeri yerlerde mermiler, bombalar bulundu ki. On tane, on beş tane… Belli ki ellerinden çıkarttılar bunları.

Silahların bulunması toplumda bir yandan da katarsis/arınma duygusu yaratıyor mu; ya da silahlar bulundu bulundu, o halde temiz bir toplum olduk gibi bir inancın yayılmasına hizmet ediyor mu?

Bence o duyguyu yaratmadı. Arınma olabilmesi için bu olguyla toplumun geniş kesimlerine güven verecek şekilde yüzleşmek gerekiyordu. Arınmayı yüzleşme yaratabilir ancak. Davanın gidişatına bakarsak, yeni bir paranoya yarattığını görüyoruz. Yeni kamplaşmalar, yeni düşmanlaşmalar yarattı. Kimileri yüzleşmek istemediler, hatta inanmadılar ortaya dökülenlere, bu yüzden de davada yargılananların avukatlığını üstlendiklerini pervasızca açıkladılar. “Bunlara inanmayın, hiç biri doğru değil, medyanın abartması” diyenler çok oldu belli bir kesimde. İşte o zaman isyan ediyorum ben. Peki arkadaşlar, diyelim ki bu insanlar suçsuz, böyle bir yapılanma yok, peki bu silahlar ne, bu silahları nereye sokacağız, diye soruyorum ve cevap alamıyorum.

Çoğunluğun durumu ne; ‘farkında olmamak mı, bilip de susmak mı? Ya da ‘bana ne’ tavrı mı?

Hepsi var. Farkında olmamak çok var. Bilip de susmak, bananecilik ve asıl inanmamak, inanmak istememek, gözlerini kapamak, üç maymunu oynamak.

Farkında olanların hepsinin başına bir iş geliyor. Farkında olmayanlara ‘cahil, bilgisiz’ diyoruz. Bilip de susanlar zaten ahlaksız. Peki ne yapacağız bu durumda?

Farkında olup da peşini kovalayanların başına hep bir iş gelir zaten. İlle öldürülmeleri gerekmez ama çeşitli güçlüklerle, sorunlarla karşılaşırlar. Her zaman böyle değil miydi? Hep bedel ödemedik mi? Doğru, ama insanlar başlarına iş gelecek diye mücadelelerinden vazgeçmezler kolay kolay.

Derin devlet niye var? Bunlar zevk olsun, spor olsun diye örgütlenmiyorlar. Yoksulluk ve varsıllık arasındaki muazzam çelişkide sürgit bir ihtiyacın ürünü değil mi bu yapılar?

Devlet ve iktidarın olduğu her yerde ister istemez bütün bunlar oluyor. İktidar olabilmeleri için kitlelerin susturulması, unutturulması lazım. Kitleler hiçbir şeyin farkında olmazlarsa, yaşadıkları haksızlıkları unuturlarsa, şiddete de gerek kalmaz. Kitapta metoforik bir ifadeyle ‘üç maymun virüsü’ dedim. İnsanların bütün hafızaları silinmiyor. Belli bir olayda kolektif bir unutma yaşamaları sağlanıyor. Gerçek hayatta da böyle değil mi? Kolektif unutma hali, ağır yenilgi ya da bir toplumun taşıyamayacağı kadar ağır suçluluk hallerinde görülür. Ermeni meselesi toplumun taşıyamayacağı kadar ağır bir haldi. Unutturulmak istendi ve unutturuldu. Şimdi daha ağır bir biçimde unutturmanın sonuçlarıyla da boğuşuyoruz. Derin devlet nedir bilmiyorum. Bir yapı var. Devletin ta kendisi ya da devletin bir kısmının içinde bulunduğu bir yapı. O yapı hedeflerini gerçekleştiriyor. Toplum ise bununla baş edemeyeceğini bildiği için aldırmamayı, unutmayı tercih ediyor. O gücün sultası altında yaşamayı kabulleniyor. Yani bir ‘rıza toplumu’ ortaya çıkıyor. Orada çıkıntılık yapanın, öğrenmek, bilmek isteyenin, hele de karşı çıkanın durumu iyice zorlaşıyor.

Kitabınızdaki bir kahramanın lafı: Merkezler kendini korur! Size göre devlet böyle merkezlerden mi oluşuyor?

Devletin büyük kararları aslında o büyük merkezlerde oluşuyor. Süreç içinde, on yıllardır gelen aynı zihniyetin farklı biçimleriyle tanışıyoruz. Çok daha dejenere olmuş, çok daha suça bulaşmış biçimleriyle. Vatanı, milleti, devleti, şu ya da bu tehlikeye karşı korumak amacıyla oluşturulmuş yapılanma niyetiyle başlayan bir şey, daha sonra mafyalaşıyor. O raddeye vardığında da açığa çıkıyor. Dünyanın her yerinde böyle.

Peki daha fazla dejenere olmuş, daha fazla suça bulaşmış haliyle, hadi adıyla söyleyelim Susurluk, Ergenekon gibi yapılara yönelik operasyonları devletin arınması gibi algılamak mümkün mü?

Şimdilik pis kokuların ortaya çıkması olarak algılıyorum. Bu kısa vadede pek de iyi bir şey değil, ama Pandora’nın kutusu açıldı, kutudan çıkan canavarlarla ya da pis kokularla baş etmeyi başarabilirsek daha temiz bir topluma kavuşabiliriz. Bakalım nereye gidecek? Her şey aynı kalıp farklı kokular mı üretilecek yoksa bir temizlik mi olacak? Ama sonuç ne olursa olsun, tüm bu gelişmeler belli bir farkındalık yaratılmasına yardımcı olabilir hiç değilse.

Kitaptaki eski solcu müsteşar da ilgi çekici. Amaç o değil ama, bir eleştiri gibi duruyor biraz. Eski solcular ya işadamı oldular, ya üst düzey devlet görevlisi. Geçmişiyle bugünü arasında büyük bir uçurum olan eski solcular bu çelişkiyi nasıl çözerler sizce? Gençliğinden gelen vicdanının yaşama şansı var mı, yoksa o katlara çıkıldığında vicdan tümden mi yok edilir?

Kitaptaki müsteşar tipini eski solculara eleştiri olarak düşünmedim. Bir kuşakta bu böyle oldu gerçekten. O müsteşar gibi çok örnek var çevremizde. Yeni konumlarında iktidarın parçası oldular. İnsan yaptıklarını rasyonalize eden, yaptıklarına hep meşru gerekçe bulan bir yaratık. Vicdan da göreli bir şey. Yeni durumuna uygun bir vicdan oluşturmaya, iç haritasını düzenlemeye başlıyor hemen. Ruh hasta değilse, kimse ben namussuzum, ben katilim, ben hainim, demez.

“Siyasette amaç aracı haklı kılar” diye bir cümle vardı. Yönetenler açısından baktığınızda bu çok doğru. Ama bir yandan da söylemlere inanırsanız böyle bir gerçek yokmuş gibi. Sahi hangi amaç bu kadar gaddarlığı haklı kılabilir?

Bir yanda barış düşüncesi var, bir yanda da bütün bu yaşadıklarımız. İnsan ahlakı tarih boyunca gelişiyorsa; barış düşüncesi, insanlığın mutluluğu, ezmemek, ezilmemek, mağdur etmemek, insanın mağdur edilmesine izin vermemek düşünceleri de bir yandan gelişiyorsa, amaç her tür aracı haklı kılmaz. Ama iktidarın olduğu yerde böyle bakılmaz olaylara. Amaçlarınız önemlidir ve bu önem, bütün araçların doğru olduğu düşüncesini üretir. Sadece varsıllara has da değil bu. Bu çerçevede ‘proletarya diktatörlüğü’ kavramını da ele alsak farklı bir sonuç çıkmaz. Sosyalist-komünist hareketin içindeyken bile proletarya diktatörlüğü kavramı beni hiç ikna etmemişti. Özgür topluma giden yolda diktatörlük aracının kullanılmasına kafam basmamıştı; ama bunu yüksek sesle dile getirmedim. Neden mi? Davamız zarar görmesin, zaaf yaratmayım diye. Bu da benim suçum işte. Hayat bana iki şey öğretti: Birincisi; kötü ve insanı tahrip eden bir araçla iyi bir amaca varılmıyor. Yani amacınız, kullandığınız araçları haklı kılmıyor. İkincisi; çifte standartlara hayır. Mesela yine şu Ergenekon davasında ortaya çıkan zihniyetten hareket edecek olursak, ‘darbe bana karşı yapılmışsa kötüdür, benim karşısında olduğum siyasete, partiye, vb, karşı yapılmışsa meşrudur, desteklerim’ mantığı… Yok böyle bir şey. Haa, bir de şunu öğrendim yaşadıklarımdan: Tek gerçek var belki ama tek doğru yok. Başkalarının doğrusuna da saygı göstermek, anlamak gerek.

Kahramanlarınızdan biri ‘cennet gibi bir yerde yaşamayı’ hayal ediyor. Yer yüzü cenneti var mıdır; silahsız, kavgasız, cinayet işlenmeyen, herkesin kendini güvende ve huzur içinde hissettiği? Ya da tüm bu çirkinliklerden, acılardan kaçarak kurtulmak mümkün mü?

Yeryüzü cenneti yok. Sadece ütopyamızda var. O ütopyaya yönelerek hayatımıza anlam kazandırıyoruz. Ben kaçarak kurtuluş olabileceğine de inanmıyorum.

Bu durumda Lenin’in tarihsel sorusu: Ne yapmalı?

Onu bilseydim, roman falan yazmaz başka şeyler yapardım. Denedik, bir noktaya kadar geldik, boşuna olmadı hiçbir şey; kuşkusuz iki adım ileri bir adım geri yürüyor insanlık. Şu içinde yaşadığımız çağ geri adım çağı galiba, yine de yürümekten vazgeçmemek gerek, umutları öldürmemek gerek. Üç maymun virüsünü kapmamışsan; gözün,kulağın, idrakin açıksa, konuşma yetini yitirmemişsen eğer, hiçbir yere kaçamıyorsun. İnsan olmak nedir, hakkını vereceksin. Gördüğün bu haksızlıklara, zorbalıklara karşı kendi bulunduğun yerden mücadele edeceksin. Bir anda, zorla, zorbalıkla toptan değişmiyor dünya, bunu yaşayarak gördük. Ben de kendi bulunduğum yerden, yazarak bir katkıda bulunmaya çalışıyorum insanın yazgısını değiştirmeye, daha iyi olmasını sağlamaya. Farkındalık yaratmaya çalışıyorum.

Kitaptaki kahramanlardan biri de, Komutan adıyla yazdığınız, artık emekli olmuş epeyce kanlı bir general. Görev yaptığı dönemde anlaşılıyor ki, çok sayıda faili meçhul cinayette belirleyici rolü var. İntihar ediyor. Ama öncesinde oğlunun bir suikaste kurban gittiğini öğreniyoruz. Bir yafta bırakıyorlar üzerine de, “Babanın cinayetleri için” yazılı. Neden babaların günahlarının kefaretini çocuklar öder? Mağdur olan adaletten uzaklaşır mı?

Evet bu bir insanlık durumu. Hep çocuklar öderler babaların günahlarının bedelini. Kimin sözü anımsamıyorum ama çok doğru; “Hiçbir halk mağdur bir halk kadar zalim olamaz.” Bu bir gerçektir. Mağdurlar çok zalim olabilirler. Öte yandan siz kanlı general diyorsunuz ama o kendini kahraman sanıyor. Benim kahramanım öldürdüğünü inkar etmiyor. Ama niye sorusuna yanıtı sizin ‘kanlı’ tarifinizin çok dışında. Bu toprakları korumak için öldürdüğünü düşünüyor o. Buna inanıyor ve zaten kendini haklı bir gerekçeyle ikna etmemiş olsaydı bunca kötülüğü yapamazdı. Bir de bu tipler psikolojik olarak hiçbir zaman emekli olmuyorlar. Ama galiba bunların bir bölümü örgütsel olarak da emekli olmuyorlar.

Kayıp oğlunu arayan anayla ilgili bölüm çok çarpıcı. Bu bölümü okurken aklıma Cizre ve Silopi’deki faili meçhul cinayetler geldi. Herkes cinayetleri biliyor, cesetlerin nereye atıldığından da haberdar ama kimse tek kelime etmiyor.

Korku, iliklere işlemiş korku işte bunun nedeni. Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını anımsayın. Herkes susmuş, toplumsal baskı, korku, çıkarlar egemen halde. Bu da düpedüz insanlık hali. Bunu aşmak konuşmaktan geçiyor, birilerinin haykırmasından geçiyor. Korku bir nebze olsa da sesleri yükseltmekle aşılır.

Özellikle Susurluk sonrasında “Bir konuşursam yer yerinden oynar” diyen çok insan çıktı ama bunlar konuşmadılar bir türlü ve yer yerinden oynamadı. Sizce bunlar neden konuşmuyorlar. Anlatacak bir şeyleri mi yok?

Öncelikle korkuyor olabilirler. Ya da hava basıyor olma ihtimalleri, bana dokunursanız fena yaparım tehdidi de düşünülmeli. Konuşanların bazılarının da konuyu büsbütün karartmayı hedefledikleri anlaşılıyor. Kendi yaptıklarıyla yüzleşip arınma için, günahını itiraf için konuşmak en zorudur ve tabii ki en ahlaklısı. O zaman da ortadan kaldırılma ihtimali artar.

Peki niye konuşanlar ya ölüdür, ya delidir?

Çünkü gerçek manada söyleyecek bir cümleleri varsa sistemi sarsarlar. Sistemin duvarlarında gedik açarlar. O yüzden de ya ölüdürler, ya delidirler. Ama konuşanlar çoğalırsa, tırnak içinde ‘deliler’ çoğalırsa, öldürülmeyebilirler. Çoğalması lazım.

Çocukların durumu yürek ezici. Birincisi malum çöplüğün generali. İkincisi yine parkta oyun oynarken patlayan bomba ile ölen yüksek yargı mensubunun torunu ve ana okulunda resim yaparken bomba çizmek isteyen çocuk. Bu çocukların, çocuklarımızın bu travmaların orta yerinde geleceği ne?

Bu çürümüş topluma katılıyorlar. Maalesef şu ya da bu katmanının parçası oluyorlar. Bütün gün televizyonlarda bu kadar şiddeti gören ya da doğrudan şiddete maruz kalan çocukların ne olmasını bekliyorsunuz ki? Kitabın kapağına resmedilen ‘Çöplüğün Generali’ çöplükten topladığı yıldızları, yine çöplükten bulduğu asker paltosunun apoletlerine takıyor,o bir simge, bir metafor.

Toplum büyük travmalar içinde. Biraz şuna benzetebilir miyiz: Çok ağır işkencelerden geçen insan bir sınır aşıldıktan sonra acı duymamaya başlar. Acının sonu: ağrı şoku. Unutmak böylesi travmalar yaşayan toplumlar açısından ‘ağrı şoku’ vazifesi görüyor olabilir mi? Ya da tam tersine daha çok anımsamak mı toplumsal travmaları sağaltır? Kitapta yazmışsınız: “Kediyi ya merak ya hatırlamak öldürür” diye. Kediyi gerçekte ne öldürür?

Kediyi merak öldürür, ama acı da verse insanı daha çok anımsamak iyileştirir aslında. Birey olarak da toplum olarak da unutmak geçici rahatlama sağlıyor. Ama bu sürdükçe hastalığınız da artıyor. Hatırlamak ve yüzleşmek çok acı verici. Ama anımsamak ve yüzleşmek iyileştirir aynı zamanda. Acımızdan uyuyamadığımızda uyku hapı falan alırız, fakat acı alttan alta varlığını hissetirmeyi sürdürür, geçmez. Kendi hayatımdan da bilirim. Göze alıp yüzleştiğim zaman, kendi suçumu, yoksa suçsuzluğumu kendi içimde tartışabildiğim zaman iyileşebiliyorum ancak. Türkiye toplumu sorunlarıyla açıkça yüzleşmeyi bir kez becerebilirse, -Kürt sorunu ve diğer yakıcı, ağır sorunlarımız açısından söylüyorum- kendi payını, suç payını yakalayıp bunu bir özüre dönüştürebilirse acılarını gerçek manada aşabilir. Örneğin Diyarbakır Cezaevi’nin işkence ve baskı müzesi yapılması… Özür lafı edilmesi hiç gerekmez, bu devletin halktan özür dilemesi anlamına gelir. O kadar büyük bir iyileşme, arınma sağlar ki tahmin edemezsiniz. Ancak yüzleşebilirse Türkiye toplumunun ve insanının daha sağlıklı olabileceğini düşünüyorum. Aksi halde bakın bir cinnet durumu yaşıyoruz. Köylerde bir anda kırk dört kişi birden öldürülebiliyorsa bu bir cinnet durumudur. Gazetede okuduğum yeni bir haberi anımsıyorum: Bir kadın evine gelmiş arkadaşını öldürüyor. Başka bir yerde altı kişiyi birden doğruyorlar. Şiddet şiddeti çağırıyor, şisofren bir toplum yaratılıyor. Biz yüzleşmedikçe, acılarımızı deşmedikçe tüm bunlar sürecek. Özür dilemek zordur ama bunu yapmayı bileceğiz. Yavşak bir özürden sözetmiyorum. Ötekine verdiğimiz acıyı, ötekinin acısını yüreklerimizde duymayı kastediyorum. Kendi kendimizden özür dilemeye, yürekten gelen bir arınmaya ihtiyacımız var. Türkiye’nin önce farkında olması, öğrenmesi, unutturulanlarla yüzleşmesi, kendini sorgulaması, eğer ortada bir eksiklik, suç varsa, bunun için kendini de rencide etmeyecek şekilde özür dilemeyi becermesi lazım. Bir cümleyle ifade etmek gerekirse, üç maymun virüsünden kurtulmalıyız artık.


Devamını okuyun...>>

22 Ekim 2009 Perşembe

"47.Samuray" Stephen Hunter


KİTAP TANITIMI;

Çeviren: Sarp Kanşay



Elinde paha biçilmez bir samuray kılıcı varsa, hayatta kalmak için öldürmelisin…


Ömrü savaşmakla geçen Bob Lee Swagger, Vietnam Savaşı’nda keskin bir nişancı, sonra da özel detektif olarak fazlasıyla kan görmüştür. Artık savaşmak zorunda olmadığını düşündüğü bir dönemde, esrarengiz bir ziyaretçi tüm hayatını altüst eder: Albay Philip Yano.

Yano, Amerika’ya babasının samuray kılıcını bulmak için gelmiştir. En son 1945 yılında, İvo Cima Muharebesi’nde Bob’un babasının elinde olduğu bilinen bu kutsal kılıcın sahibine siyasi güç bahşedeceğine inanılmaktadır.

Bob görevi üstlenir ve kılıcı bularak Yano’ya teslim eder. Ancak çok geçmeden Yano ailesi katledilerek kılıç tekrar çalınır. Karanlık güçler işbaşındadır. Yano’nun eski silah arkadaşlarının yardımıyla Tokyo’daki suç örgütlerinin kalbine giren Bob, samurayların vahşi ve kuralcı dünyasıyla tanışır.

Orijinal adı ve dili:
The 47th Samurai - İngilizce
Türkçe'de
ISBN: 978-605-111-291-6
Sayfa sayısı: 340
Ebat: 14x23 cm
Yayın tarihi: Ağustos 2009


Devamını okuyun...>>

8 Ekim 2009 Perşembe

Namık KEMAL "Cezmi" kitabı


KİTABIN ÖZETİ
Olay Sokullu Mehmet Paşa döneminde, İstanbul’ da başlar, Azerbaycan’ da, İran’ da sürüp gider ve Tebriz Sarayında sona erer.

Cezmi çok iyi bir atlı spor ustasıdır. Bu ustalığı sayesinde Ahmet Paşa ile tanışır. Ahmet Paşanın verdiği bir yemekte Cezmi’nin atlı sporda olduğu kadar şairlikte de usta olduğu anlaşılır. Şairliğinin ünüyle Nevi ile tanışır.

1570 yılında İran seferi başlar. Cezmi bu sefere gönüllü olarak katılır. Bu sefer sırasında çok ustaca ve zekice davranışlarda bulunur ve ünü bir kat daha artar. Hatta sefer sırasında düşman olduğu halde canı pahasına da olsa Pertev isminde bir İran askerini de nehirde boğulmaktan kurtarır. Bu sayede Pertev’lede çok iyi dost olurlar. Bir başka İran seferinde Cezmi, Adil Giray’la tanışır. Cezmi bu savaşlarda gösterdiği kahramanlık sayesinde Adil Giray’ın teveccühünü kazanır.

Kötü şans eseri Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray savaş sırasında İranlılara esir düşer. Savaşta Adil Giray’ ı esir eden Hamza Mirza İran şahının oğlu ve komutan, Cengizoğullarından öyle iki kahraman şehzadeyi esir alarak başkente götürüp şöhret kazanmak ister.

Adil Giray ve Gazi Giray , Şehriyar tarafından ayrı yerlere hapsedilirler. Adil Giray sarayda ağırlanırken Gazi Giray bir adada “Kahkaha Zindanı” denilen yerde hapsedilir. Bunun sebebi ise Şehriyar’ın Adil Giray’I ilk anda görüp aşık olması ve Gazi’nin bu durumu anlayıp sorun çıkarmaması içindir.

Şehriyar, Adil ile görüşebilmek için türlü entrikalar çevirir. Onunla buluşup konuşmasını ise Adil’den bilgi alıp, onunda yardımıyla Kırım Hanlığı’nı ele geçirecek planlar yapmak olarak yorumlar.

Adil’in esirliği zamanında İran devletini kör bir şah, onun karısı Şehriyar ve kardeşi Perihan idare ediyorlardı. Şehriyar’ın oğlu Hamza Mirza ise sadece savaşlarla ilgileniyordu.

Şehriyarın Adil Giray’la yaptığı ikili müzakereler Perihan’I şüphelendirir. Perihan’da müzakerelere devletin bir idarecisi olarak katılmak ister ve katılır.

Şehriyar bir şekilde aşkını Adil Giray’ a yalnız oldukları zaman açıklar. Fakat Şehriyar çok kıskanç kişiliğe sahip olduğundan Perihan’dan gelebilecek tehlikeler için Adil Giray’a Perihan’ı olduğundan çok zıt bir şekilde tanıtır. Adil’ de inanıyormuş gibi davranarak Şehriyar’ a bir şey sezdirmeyip, onu kullanıp, kardeşini de serbest bıraktırıp anavatanına dönmek istemektedir.

Perihan, Adil Giray’ı ilk gördüğünde aşık olmuştur. Fakat Adil, Perihan’nın o tatlı güzelliğini üstündeki peçe sayesinde görememiştir. Fakat ilk görüşmelerde Adil Perihan’nın ne kadar zengin kalpli olduğunu, Şehriyar’ın anlattığından çok farklı olduğunu anlamıştır. Perihan’ın yüzünü de göstermesiyle ona ilk görüşte aşıl olmuştur.

Şehriyar’ın delice şehveti Perihan’ın masumca aşkı her ikisini de birbirine düşürmeye yeter. Şehriyar ve Perihan aynı kişiye aşık olduklarını, anlayınca artık aralarında bir kıskançlık yarışı başlar. Ayrıca Adil’inde Perihan’ı sevdiğini anlayan Şehriyar her ikisini de öldürmek için planlar yapar.

Adil Giray esir düştükten sonra Cezmi bu haberi alır ve Adil’in yardımına koşar. Cezmi, bir şekilde Adil’in bulunduğu odaya girmeyi başarır. Bundan sonra kaçış ve İran devleti hükümetini yıkıp yerine kendilerini getirmek için planlar yapmaya başlarlar. Cezmi bu planları uygulamak için bir İran askeri olan Abbas’ı kullanır.

Şehriyar’ın yaptığı planlar yanlış zamanda uygulandığı için suya düşer. Hatta planın istediği gibi gitmemesi kendisinin ölümüne sebep olur.

Şehriyar’ın askerleri Perihan ve Adil Giray’ ı da öldürürler , fakat aşklarını yok edemezler. Her ikisi de aynı mezara Cezmi tarafından defnedilir.

Cezmi kılık değiştirerek vatanına geri döner.


Devamını okuyun...>>

3 Ekim 2009 Cumartesi

Orhan PAMUK" Beyaz Kale" kitabı


kitap özeti;
17.yy`da Türkler tarafından esir edilen astronomi,matematik ve tıptan anlayan bir Venedikli bilim adamının başından geçenler anlatılıyor.

Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.

Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.

Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.

Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.

Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.

Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...

Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...

Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.

Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.

Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler

Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.

Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:

Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.


Devamını okuyun...>>

Elif ŞAFAK "Baba ve Piç"


Kitap özeti;
Elif Şafak'ın 2006 yılının Mart ayında Metis Yayınları tarafından ilk basımı gerçekleşmiş bir romanıdır. İstanbul-Amerika arasında, biri Türk diğeri Ermeni asıllı iki aile üzerinden Türk-Ermeni ilişkilerini 90 yıllık bir zaman dilimi içerisinde inceleyen bir romandır. Eserde Türk-Ermeni ilişkilerine her iki cepheden bakılmış, Amerika'daki Ermeni diasporası ile Türkiyede'ki Türklerin birbirlerine bakış açıları Kazan ve Çakmaçıyan aileleri arasındaki tesadüfi ilişkilerle anlatılmıştır. Ayrıca eserde Türk-Ermeni sosyal yaşamı irdelenmiş, Türk ve Ermeni toplumları arasında varolan ortak his ve düşüncelerden de bahsedilmiştir.
Meşhur bir yazar ve şair olan Ohannes İstanbuliyan ermeni çocukları için Kayıp Güvercin Yavrusu Ve Asude Bir Bahar Ülkesi isimli kitabını bitirmek üzereyken, 24 Nisan 1915'te 234 ermeni aydınından biri olarak Çankırı'ya sürgüne gönderilir ve orada ölür. Eşi ve çocukları Sivas'a ailesinin yanına gider, oradan da tehcire uğrarlar. Meşakkatli yolculuk sırasında bebek ve yaşlılar ölür. Ohannes'in oğulları Amerikalı misyonerlerin yardımıyla ABD'ye gönderilir. Sadece küçük kız Şuşan kaybolmuştur. O da İstanbul'da bir yetimhaneye verilir. Şuşan'ın dayısının yanında çıraklık yapan Rıza Selim Kazancı, her şeyini borçlu olduğu ustasına duyduğu minnet hissi dolayısıyla Şuşan'ı yetimhaneden çıkararak onunla evlenir. Ve ondan olan oğluna ustasının ismi olan Leon ismini vermek ister ancak, gelenekler bir Müslüman'a Leon ismi verilmesine engel olur. O da, Leon'a en yakın isim olan levent ismini verir. Levent bir yaşına geldiğinde, Şuşan'ın ağabeyi ABD den gelerek, arzu ederse ABD ye gelmesini teklif eder. Müslüman olan, kocası ile birbirini çok seven Şuşan, çocuğunu ve eşini terk ederek ABD ye gider. Orada mutlu bir evlilik yaparak mutlu yuvalar kuran çocuklar yetiştirir.

Levent ise dışarıya karşı çok iyi saygın bir işadamı olmasına rağmen çocuklarına zulmeden bir baba olur. Çocuklarının tamamı anormal kişiliklere sahip kimseler olup, en normali falcılık yapan, iki cini olan ve ermeni tehcirine ilişkin anlatılanların doğruluğunu cinlerine teyit ettiren bir kadın olur. Kazancı ailesi erkeklerinin hepsi 40 yaşlarına gelmeden vefat etmektedir. Bundan dolayı Levent Kazancı nın oğlu Mustafa çok kıymetlidir. Ancak bunalımda olan Mustafa kız kardeşi Zeliha ya tecavüz eder ve Zeliha nın ağabeyinden Asya adında bir piçi olur.

Mustafa, eğitim için ABD ye gider ve orada tesadüfen Şuşan ın oğlu Barsam dan boşanan sıradan bir Amerikalı bayan olan Rose ile evlenir. Mustafa, ailesi ve Türkiye ile irtibatını kesmiştir. Rose ile Barsam ın çocukları Armanuş a iyi bir üvey baba olur. Armanuş geleneklerine bağlı, okumayı çok seven, kaliteli bir genç kızdır. Diyaspora daki diğer Ermeni gençleri gibi Ermeni soykırımı konusunda bilgili ve bunun ateşli savunucusudur. Babaannesi nin yaşadığı evi görmek ve nefret ettiği Türkleri tanımak için, Türkiye ye üvey babasının evine misafir olarak gelir. Evde normal kimse yoktur. Soykırım hikayesini anlatır. Bu konuyu bilen ve onun iddialarına cevap verecek kimse yoktur(evin sakinlerinden biri lise tarih öğretmeni olduğu halde). Daha sonra, gençliğin bulaşabileceği her türlü pisliğe bulaşmış, aykırı bir kişiliği olan yaşıtı Asya (Piç) ile, entellerin takıldığı bir kafeye gider ve Asya nın arkadaşlarıyla tanışır. Orada da soykırım iddialarını tekrarlar. Bu aydınlar içerisinden de onun soykırım iddialarına doğru dürüst cevap verecek kimse çıkmaz.

Rose, Armanuş un kendisinden habersiz olarak Türkiye ye, Mustafa nın ailesinin yanına gittiğini öğrenince, onu almak üzere Mustafa yı ikna ederek birlikte ailesinin yanına giderler ve İstanbul a geldikten 3 gün sonra Mustafa intihar eder.


Devamını okuyun...>>

1 Ekim 2009 Perşembe

Amin Maalouf "Çivisi Çıkmış Dünya-Uygarlıklarımız Tükendiğinde"


Kitap Tanıtımı;
Amin Maalouf; Çeviren: Orçun Türkay



Türk okurunun daha çok tarihsel romanlarıyla tanıdığı Maalouf, bu kez 'medeniyetler çatışması' adı altında kuramsallaşıp yasallaşan ve dünyadaki bütün kültürler ve halklar için felakete yol açacak politikaları eleştiriyor.




Yazar, yaşamın devamlılığının olmazsa olmazı olarak gördüğü hoşgörü çığlığını yeniden duymaya davet ediyor insanlığı...




Çivisi Çıkmış Dünya bir yandan küresel ısınma, enerji kaynakları ve doğal felaketlerle, bir yandan da yanlış ve çıkarcı politikaların doğurduğu ekonomik ve siyasal krizlerle mücadele eden insanlık için bir yol haritası... Kitabın satır aralarında Amerikan politikaları, Avrupa Birliği, 20. yüzyıl Arap siyasi tarihi ve Türkiye'den bahsediliyor.




Maalouf'un bu eseri, her şeye rağmen birbirimize saygı duymayı ve birlikte yaşamayı başarmak isteyenler için bir tür pusula.
__________________


Devamını okuyun...>>

Orhan Kemal "Hanımın Çiftliği" Kitap Özeti


KİTAP ÖZETİ;
Muzaffer Bey çiftlik sahibidir. Çiftlikte ev işlerine Muzaffer Bey’in metresi ve Gülizar bakmaktadır. Muzaffer Bey’in sıska yeğeni Ramazan ise evlenmeye karar vererek şehirden Güllü isimli bir kız getirdi.Muzaffer Bey bu sırada Ankara’ ya gitmişti. Geldiğinde Muzaffer Bey bu kızı görürse ona göz dikebilirdi. Bunun için Gülizar , Bey gelmeden önce Ramazan ile Güllü’ yü evlendirip bir eve sokmalıydı. Ama Bey buna çok kızardı.Çünkü kendinden habersiz bir iş yapılmasını istemezdi.
Muzaffer Bey Ankara’ dan geldi ve Güllü’ yü gördü.Gördüğü an ona hayran kaldı.Güllü de Bey’ i çok beğenmişti. Güllü, Gülizar’ı çiftlikten attırıp çiftliğe hanım olmak istiyordu. Muzaffer Bey, eskiden köylünün ektiği ama sonradan kendisinin ekmeye başladığı toprakları kendi üzerine geçirmek istiyordu. Bunun için mahkemeye başvurmuştu bile.

Bunu köylüler duyduktan sonra sinirleri iyice gerildi ve Muzaffer Bey’e düşman kesildiler.Bunların başında Habib vardı. Habib, köylüyü her zaman bu konuda kışkırtıyordu.Muzaffer Bey Güllü’ ye gözü dikti ve onunla evlenmeye karar verdi. Bu başta çiftlik olmak üzere köyde de büyük bir tedirginlikle karşılandı.

Ramazan dayısına bu konuda rest çekti ve dayısı da onu çiftlikten kovdu. Gülizar da aynı tepkiyi gösterince Ramazan’ a olanların aynısı Gülizar’ ın başına da geldi.Köylüler, Güllü ile olan bu ilişkiden sonra Muzaffer Bey’ in çok ileri gittiğini anladılar. Habib köylüyü bu olaydan sonra dini de kullanarak ayaklandırdı. Bir gün Muzaffer Bey Güllü’den baba olacağı haberini alınca çok sevindi. Bunun üzerine çiftlikte çiftlik ağalarıyla birlikte bir parti verdi.

O gün bir karar aldı ve Güllü’ ye söyledi. Bu karar Avrupa’ ya beraber gitmeleriydi. Güllü doğum yapmıştı ve Avrupa’ ya gitmek için hiçbir engel kalmamıştı. Muzaffer Bey’ de Ankara’ da işleri halletmek için çiftlikten ayrıldı.Habib bunu gördü.Köylü tam ayaklanmıştı.Habib, Muzaffer Bey Ankara’dan dönerken yolu ağaç dalıyla kapatmış onun gelmesini bekliyordu.Muzaffer Bey geldi ve orada durdu.

Yoldaki dalı almak için arabasından dışarı çıktığında Habib gizlenmiş bir şekilde Muzaffer Bey’ i vurdu.Ardından soluğu evde aldı.Muzaffer Bey’ in öldüğü ertesi gün anlaşılabildi.Soruşturma açıldı.İlk başta Habib ve ailesinden başladılar.Habib inkar ediyordu.Habib karda yürümüş izini belli etmiyordu.Soruşturma tamamlandı. Fakat Muzaffer Bey’ i kimin vurduğu anlaşılamamıştı.
Güllü, bir iki hafta yas tuttuktan sonra çiftliğin hanımı olmuştu.Bütün işlerle o uğraşıyordu.Bir gece Habib çiftliği yakmak için köylüyü toplayarak gitti. Güllü’ nün bebeği ağlamaya başlamıştı. Güllü bebeğini orada bırakarak kendini pencereden aşağı attı ve kaçmaya başladı. Çiftlik cayır cayır yanıyordu. Habib, Güllü’ nün peşinden koşup onu yakaladı.Onu öldürecekti. Onu öldürürse bütün topraklar köylüye kalacaktı. Güllü yalvarmaya başladı. Habib onu öldürmekten vazgeçti.

Güllü’ de hiçbir resmi kuruma şikayet etmeyeceğini söyledi. Habib oradan kaçmaya başladı. Güllü sorguya çekilmesine karşı hiçbir şey söylemedi. Fakat Habib’ in iki kardeşi ile diğer köylüler bütün suçu ona yüklediler. Habib ise hiçbir zaman ele geçmedi.


Devamını okuyun...>>

Reşat Nuri Güntekin"Yaprak Dökümü" Kitap Özeti


Kitap Özeti;
Eserin baş kahramanı Ali Rıza Bey, Bâbıâlî’den yetişmiş bir mülkiye memurudur. Otuz yaşına kadar Dahiliye kalemlerinden birinde çalışmıştır. İnsanların paradan başka şeylerle de mutlu olabileceklerine ve iyi ahlâkın bir insan için en büyük hazine olduğuna inanmayı ilke edinmişti.

Annesi ve kızkardeşinin ard arda ölümüyle İstanbul'dan soğumuş, Suriye'de bir kaza kaymakamlığı görevi almıştı. Sonraları Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde yirmi beş yıl çeşitli memurluk görevlerinde bulunur.

Kırk yaşlarına doğru evlenir ve beş çocuk sahibi olur. Trabzon'un bir sancağında mutasarrıflık görevinde iken, haklı fakat zayıf bir kişiyi; haksız ama kasaba eşrafından güçlü bir kişiye karşı koruyup, adaletin gerçekleşmesini sağlayınca görevinden alınır. Bunun üzerine İstanbul’a döner.

Bir müddet işsiz gezdikten sonra tesadüfen karşılaştığı eski bir öğrencisi vasıtasıyla, onun müdürü olduğu bir şirkete mütercim olarak girer.

Fakat bir süre sonra, yine aynı şirkete bu sefer kendisinin aracılığıyla memûre olarak alınan bir tanıdığının kızıyla müdürün evlilik dışı ilişkide bulunduğunu öğrenince o işi de terkeder.

Aynı gün, Ali Rıza Bey’in tek erkek evladı ve beş çocuğundan en büyüğü olan Şevket, bir bankaya memur atanır. Bundan sonra Ali Rıza Bey evin yönetimini oğluna bırakır ve emeklilik hayatına başlar.

Artık evde babalık hakimiyeti kalmamıştır. Hanımı ve artık büyüyen kızları parasızlıktan dolayı hep sorun çıkarırlar. O da kendini kahvehânelere atarak oralarda teselli bulmaya çalışır.

Oğlu Şevket, çalıştığı bankadaki Ferhunda adında, evli bir kadınla ilişkide bulunur. Bunu öğrenen kocası Ferhunde’yi boşar; Şevket de onunla evlenmek zorunda kalır.

Evin yeni üyesi Ferhunde, bir süre sonra evin yeni hakimi haline gelir. Ali Rıza Bey'in kızları Leyla ve Necla'yı kendi tarafına çeker ve zaten eve kapanmaktan şikayetçi olan bu kızlarla, o davet senin bu davet benim dolaşmaya başlarlar.

Ali Rıza Bey'in büyük kızı Fikret ise bu evden ve yoksulluktan kurtulmak için elli yaşında ve üç çocuk sahibi bir adamla evlenip Adapazarı'na gider.

Olanca fakirliklerine rağmen aşırı derecede müsrif davranan ev halkı, sonunda zor duruma düşer. Şevket, çalıştığı bankadan aldığı parayı yerine koyamadan yakalanınca, bir buçuk yıl hapse mahkum olur. Bunu fırsat bilen ve zaten evdeki yoksulluktan da hep şikayet eden Ferhunde evi terkeder.

Birgün Leyla'ya Suriyeli bir adam talip olur. Kız tarafı tam kabul etmişken adam, Leyla'da hoşlanmadığı bir hareket görmesi nedeniyle ondan vazgeçtiğini; ancak verirlerse küçük kızları Necla ile evlenebileceğini söyler. Adamın zengin olduğunu sandıklarından bunu da kabul ederler. Fakat Necla adamla evlenip Suriye'ye gidince, aslında onun başka karıları ve yarım düzineden de fazla çocuğu olan ve pek de zengin olmayan bir yalancı olduğunu görür. Artık Necla da mutsuzdur.

Tam evliliğe yaklaşmışken reddedilen Leyla ise bunalıma girmiştir. Bir müddet eve kapanır. Doktorun açık havada gezmesini tavsiyesi üzerine dışarılarda gezmeye alışır ve böylece eski davetlerden tanıştığı kötü kişilerle tekrar karşılaşır. Ve bir süre sonra cahilliği, parasızlığı ve güzelliği yüzünden kötü yola düşer.

Bunu duyan Ali Rıza Bey, Leyla'yı evden kovar. Karısının, barışmalarında ısrarı üzerine Ali Rıza Bey bunu kabul etmeyerek, evi terkeder ve Adapazarı'na kızı Fikret'in yanına gider. Fakat orada da rahat edemez ve on beş gün kaldıktan sonra tekrar İstanbul'a döner.

Bir süre evine uğramadan İstanbul'da dolaşır. Soğuk bir kış günü, sol el ve ayağı felç olur. Arkadaşları vasıtasıyla hastaneye yatırılır. Olayı duyan kızı Leyla ve karısı yanına gelirler ve artık iyice çökmüş olan Ali Rıza Bey barışarak eve dönmeyi kabul eder.

Kızı Leyla artık, düştüğü kötü yoldan elde ettiği kirli paralarla da olsa oldukça zengindir. Hatta annesiyle beraber, düştüğü o kötü yolda kendisine hediye edilmiş bir evde yaşamaktadırlar.

Ali Rıza Bey ise, yıllar önce: "Kızlarının ahlâksızlıklarına göz yumarak, para yiyip geziyor !" diye kızdığı eski bir kahvehâne arkadaşıyla aynı durumda olarak, kızı Leyla'dan gelen paralarla, takım elbiseler içinde, mutlu bir halde yaşıyordur. Yalnız, onu mutsuz eden bir tek şey vardır: "Kendisine o eski sözlerini hatırlatan, eski kahvehâne arkadaşlarıyla yolda göz göze gelmek..."
Eserin konusu, gelir düzeyinin üzerinde bir yaşam sürdürmek isteyen bir ailenin dağılışıdır.

Yazar bu romanla okuyucuya; çılgın hayallerin, maddî israfların, gereksiz özentilerin hüküm sürdüğü bir ailede çöküntülerin başlayacağı mesajını verir.

Yaprak Dökümü, toplumsal gerçekleri ele aldığından basmakalıplıktan uzak, başarılı bir romandır. Bilindiği gibi, Tanzimat'tan sonra toplumumuzda bir batılılaşma hevesi başlamıştı. Batılılaşmak yanlış anlaşıldığından; yüzyıllarca süren millî gelenek ve göreneklerimizden, karakterimizden sıyrılma olarak kabul edildiğinden, bu, birçok ailede birtakım felâketlere sebep olmuştur. Bugün bile içinde bulunduğumuz güç durumların esas sebebi budur. Birtakım toplumsal pürüzlere, karakter boşluklarına ışık tutması bakımından Yaprak Dökümü gerçekçi ve orijinal bir romandır.


Devamını okuyun...>>

Halit Ziya Uşaklıgil "Aşk-ı Memnu" kitap özeti


KİTAP ÖZETİ;
Firdevs hanımın Peyker ve Bihter adında iki kızı vardır. Büyük olan kızı Peyker Nihat adlı bir adamla evlidir. Adnan bey Firdevs hanımın kızı Bihter’le evlenmek ister. Adnan bey iki çocuk sahibi olgun bir adamdır. Firdevs hanım Adnan beye gizliden ilgi duymaktadır. Fakat yinede kızını Adnan beye verir.



Bihter ve Adnan beyin evlilikleri gayet düzgün gitmektedir. Adnan bey kızı Nihal’i amcasının oğlu Behlül ile evlendirmek ister. Nihal buna için için sevinir. Fakat çapkın bir genç olan Behlül Firdevs hanımın kızı Peykeri sevmektedir. Bir gün bir piknikte Peyker’in ensesinden öper. Behlül amcasının hanımı Bihter’e de ilgi duymaktadır. Ve bir gün Bihter Behlül’ün odasına girer. Behlül Bihter’le biraz konuşmak ister. Bihter’e onu sevdiğini söyler. Bihter ise onu piknikte Peyker’i öperken görmüştür. Bu nedenle genç adama fazla inanmaz. Fakat bir süre sonra Behlül’ün yalanlarına aldanır ve onunla birlikte olur. Artık her gece birlikte olurlar.



Nihal üvey annesi Bihter’in bu gizli olayını öğrenir ve üzüntüsünden hastalanır. Sonunda Adnan Bey’de durumu öğrenir.Karsının yanına gider. Fakat karısı odayı açmaz. Çünkü kocasının durumu öğrendiğini anlar. Küçük bir tabancayla intihar eder.



Nihal iyileşir ve mutlu mesut hayatlarına devam ederler.


Devamını okuyun...>>

23 Eylül 2009 Çarşamba

Umut Kitap Özeti-Ayşe Kulin


Umut - Hayat Akan Bir Sudur -Ayşe kulin
Ayşe KULİN bir çok kitabıbda olduğu gibi UMUT ta da geçmişinden yararlanarak kendi öz annesinin ve babasının nasıl bir araya gelişini anlatıyor.
Savaşlar, yıkımlar, sürgünlerin ardından Umut geliyor. Umut "Hayat Akan Bir Sudur"'da Kulin, Veda kitabı ile başladığı Osmanlı ailelerinin yaşamına, bu kez de Cumhuriyetin yeni kurulmakta olduğu sancılı yıllarda tanıklık ediyor.

Osmanlı’nın gözdesi Bosna bir imza ile elden çıkarken,
Zeki Salih Kulin ve ailesi Bosna'dan İstanbul'a göç ediyor(ayşe kulinin baba soyağacı),
Çöken imparatorluğun son maliye nazırı Ahmet Reşat(ayşe kulin in anne soyağacı) sürgüne gidiyor ve geliyor.
Zeki salih in 3 çocuğu vardır Nusret,Saadet ve Muhittin.
Ahmet Reşat Yediç in de üç çocuğu vardır,Leman,Sabahat ve Suat.
Ahmet Reşat konağında kızları,içgüveysi damatları,bunak olan teyzesi Saraylıhanım ile birlikte yaşamaktadırlar.
Ayşe Kulin'in, Nefes Nefese adlı romanında Selva ve Rafo'nun hikayesi olarak anlattığı aslında Sabahat teyzesinin hikayesidir.Umut kitabıda Sabahat ile Aram ın aşk hikayesi çevresinde gelişir.
Aram,Sabahatın okul arkadaşı ve aynı zamanda yeğenleri Sitare ve Bülent in özel ders hocalarıdır.Zamanla aralarında imkansız olan bir aşk doğar,imkansızdır çünkü Aram bir Ermenidir.Ahmat Reşat ın bu aşkı duyunca kalp krizi geçirmesi Sabahatın Aram dan uzakta kalması gerektiğine karar vermesine neden olur ve eniştesinin Kıbrısta bulduğu iş teklifini kabul edip oraya yerleşir.Aramla sürekli mektuplaşırlar.
Muhittin okur ve başarılı bir mühendis olur.Anadolunun çeşitli yerlerinde çalışır.Evlenme yaşı gelmiştir.Arkadaş çevresi ona kız arar.
Ahmet Reşat ın damadı Mahir vefat eder.Kızı Leman bunalıma girer.Evden uzaklaştırmak için Leman ve kızı Ankara'ya kardeşi Suat'ın yanına gönderilir.Sitare genç yaşta babasız kalınca annesine evlenmek istediğini gelen teklifleri değerlendireceğini söyler ve Sitare kendinden yaşça büyük olan Muhittin ile tanıştırılır.Muhittin Sitareyi görör görmez aşık olur ve evlenirler Ayşe KULİN adında bir de kızları olur.

Yeni bir yuva kurulurken hayat hep akan bir suydu Sitare, Muhittin ve herkes için...
Ayşe Kulin, bir kez daha okurlarına ellerinden bırakamayacakları, okuyup bitirdikten sonra anılarına katacakları bir armağan sunuyor.

Yazar : Ayşe Kulin
Yayınevi : Alfa Yayınları
Sayfa Sayısı : 392
Basım Tarihi : Aralık 2008
Ayşe Kulin in kitap özetlerini sitemizden bulabilirsiniz


Devamını okuyun...>>

İskender PALA "Katre-i Matem " kitap özeti


Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesiyle başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan giriyor, bir devre adını veren ‘lale’nin izinde yol alıyor. Romanda İskender Pala, sevdiğini aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar uzanan yolculuğunu anlatıyor.

İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.

İskender Pala, Katre-i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.

Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.

Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda –ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı canından; Sultan III. Ahmet’i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali’nin üzerinden henüz iki hafta geçti- şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım. Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark’ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım. Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet’i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul’u ve Sadabat’ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.


Devamını okuyun...>>