sorry kitap özeti" Zoran Drvenkar"ABLAMIN MUTLULUK FOTOĞRAFI"Richard Yates"KAYIP SEMBOL" Dan BROWN""Güneş Ülkesi"CampanellaMonşer "Aydoğan Vatandaş"ANKA KUŞU "Can DÜNDAR"KAĞIT HELVA "Elif Şafak""Öteki Kadının Pabucu" ADELE PARKS"Misket" İnci GürbüzatikÖlümcül Tür " Chuck Hogan, Guillermo del Toro "Kazanan Yalnızdır " Paulo Coelho "KİMYA HATUN "Saide KUDS""Çöplüğün Generali" Oya BAYDAREldivenler Hikayeler "Murathan Mungan""KOLPA" Ece ErdoğuşPaolo Giordano "Asal Sayıların Yalnızlığı"kitabı"İŞARET" Kristin CAST(Serinin 1.kitabı)"SEÇİLMİŞ" Kristin CAST (Serinin 3.kitabı)MARAZ "Hande ALTAYLI"Namık KEMAL "Cezmi" kitabı ~ Popüler Kitaplık,Popüler kitap özetleri,en son çıkan kitaplar
en popüler kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
en popüler kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2010 Cumartesi

sorry kitap özeti" Zoran Drvenkar"


Berlinli dört genç arkadaş Sorry adında bir ajans kurdular...
Yaptıkları iş, “şirketler adına, hata yapılan çalışandan özür dilemek”...
Onların sayesinde vicdanını rahatlatan insan sayısı gittikçe artıyor....
Ancak, son anlaşma biraz sorunlu: Özür dilenecek kişi bir ölü!


Yazar Hakkında
Zoran Drvenkar, 1967 Hırvatistan doğumlu. Üç yaşında ailesiyle Berlin'e göç etti. 1989'dan beri serbest yazar olarak çalışıyor ve Berlin yakınlarında eski bir değirmende yaşıyor. Seçkin bir çocuk ve gençlik kitapları yazarı, ayrıca takma isimle yayımlanmış bestseller bir romanı var: Die Kurzhosengang. Knallhart adlı romanından Detlev Buck yönetmenliğinde aynı adla ve Türk oyuncuların da yer aldığı bir ekiple çekilen film (2006, Acımasız), aynı yıl Alman Film Ödülü'nde en iyi ikinci film seçildi. 2003 yılında yayımlanan psikolojik gerilim romanı Du bist zu schnell şu sıralarda filme alınıyor.


Devamını okuyun...>>

1 Ocak 2010 Cuma

ABLAMIN MUTLULUK FOTOĞRAFI"Richard Yates"


“Grimes kız kardeşlerin mutlu bir hayatı olmadı; bu talihsizlik anne babalarının boşanmasıyla başlamış gibiydi.” Sarah ve Emily küçük yaşlardan beri birbirlerinden çok farklı iki kardeştir. Ablası Sarah'ya hayran olan, bir yandan da babasıyla daha yakın olduğu ve mutlu bir evlilik yaptığı için onu kıskanan Emily kendisine daha tekinsiz bir yol seçer ve tatminsiz aşklar yaşar.

Duygusal bağları sürse de, iki genç kadının arasındaki mesafe gitgide açılır, ta ki trajik bir olay yaşamlarını tümden değiştirene kadar. “Flaubert'den bu yana, cehennemde yaşayan kadınları bu kadar iyi tasvir edebilen az sayıdaki yazardan biri.” Kurt Vonnegut “Dokunaklı olduğu kadar gerçek, acıklı olduğu kadar güzel.” Time Out “Sürükleyici ve hareketli… Tam bir yazınsal başarı” Time “Yates mükemmel bir gerçekçi. Okuyun ve gözyaşlarına boğulun.” Kate Atkinson

YAZAR HAKKINDA Richard Yates (1926-1992) İkinci Dünya Savaşı'nda ABD ordusunda görev yaptı. Reklam metni yazarlığının ardından, kısa bir süre için Senatör Robert Kennedy'nin konuşma metinlerini kaleme aldı. Hayallerin Peşinde (2008) adlı romanı Doğan Kitap tarafından yayımlanan yazarın Disturbing the Peace adlı bir romanı ve kısa öykülerini topladığı Eleven Kinds of Loneliness ve Liars in Love adlı iki kitabı bulunuyor.


Devamını okuyun...>>

12 Aralık 2009 Cumartesi

KAYIP SEMBOL" Dan BROWN"


Da Vinci’nin Şifresi’, ‘Melekler ve Şeytanlar’ gibi romanlarıyla ünlü Amerikalı yazar Dan Brown’ın yeni romanı ‘Kayıp Sembol’ün ilk iki bölümünü Fransız Paris Match dergisi yayımladı. İşte 12 Aralık’ta Türkiye’de yayımlanacak kitabın ilk bölümleri.

****

Eyfel kulesinin güneye bakan ayağındaki Otis marka asansör tıka basa doluydu. Turist kalabalığı arasındaki asık suratlı adam yanındaki çocuğu tepeden tırnağa süzdü: “Yüzün sararmış gibi duruyor oğlum. Keşke aşağıda bekleseydin.”

Bir yandan heyecanını yenmeye çalışırken “Yok, iyiyim” diye yanıtladı çocuk. Ardından “ilk duracağı katta asansörden ineceğim” dedi, “nefes almakta zorlanıyorum” diye ekledi.

****

****
Adam çocuğa doğru eğildi,



şefkatle yanağını okşarken “Bu korkunu yendiğini sanıyordum” diye söylendi. Çocuk babasını hayal kırıklığına uğrattığı için kendine kızıyordu. Ama kulaklarındaki uğultu dayanılmaz hale geliyor, tüm öbür kaygılarını ikinci plana itiyordu: “Nefes alamıyorum, buradan çıkmam lazım.”
Asansörcü ise eklemli piston ve yapının demir malzemesi hakkında insanları rahatlatıcı bir şeyler anlatıyordu. Orada uzakta, aşağıda Paris sokakları her istikamette yayılıp gidiyordu. Çocuk manzarayı seyretmeye yarayan kulenin bir üst kat platformuna doğru kafasını kaldırarak kendi kendine “az kaldı” diye içinden geçirdi. “Biraz cesaret.”

****
****

Güzergâhın son dakikalarında kabin, o ana kadar yan yan gittiği asansör boşluğunda, aniden doğrularak yere dik karanlık bir tünelde yol alır gibi hareket etmeye koyuldu.

“Baba zannetmiyorum ki…” diyecekken, tam o sırada kafalarının üstünde ardı ardına gıcırtılar duyulmaya başladı. Asansör kabini hiç de güven vermeyen bir tarzda titreyerek sarsıldı. Yerinden kopan bir takım halatlar, çılgın birer yılan gibi havayı dövdü. Çocuk elini babasına doğru uzattı ve “Baba!” dedi. Çok kısa süreyle ve dehşet içinde bakıştılar. Ve bütün bunları bir düşüş izledi.

****
****

Robert Langdon zıplayarak uyandı. Gördüğü kâbusun etkisiyle iyice sarsılmış halde, uyuduğu deri koltuğu kısmen doğrulttu. Özel bir ticari bir uçak olan ve türbülânslı bir bölgeden geçmekte olan 2000Ex Falcon uçağının tek yolcusuydu. Dışarıda uçağın Pratt&Whitney marka motorları uğulduyordu. Her şey yolundaydı.
“Bay Langdon, inişe geçiyoruz” diyen anons sesini duydu. Bir yandan koltuğunu doğrultmaya devam ederken, diğer yandan notlarını toparlayıp deri çantasına yerleştirdi. Uykuya daldığında vereceği Mason sembolleriyle ilgili konferansın metnini gözden geçiriyordu. Ölmüş babasını rüyasında görmesinin, hemen o sabah uzun zamandır hamisi olan Peter Solomon’dan aldığı davetle ilgili olduğundan emindi.
“Hayatta asla hayal kırıklığına uğratmayı istemediğim ikinci insan” diye aklından geçirdi. 58 yasındaki bu hayırsever, tarihçi ve bilim adamı, Langdon’u kanatları altına alıp babasının bıraktığı boşluğu dolduralı 30 yıl oluyordu. Langdon, sahip olduğu büyük servet ve ailesinin gücüne rağmen Peter Solomon’dan hep tevazu ve iyi niyet görmüştü.

****
****

Langdon camdan güneşin battığını gördü. Buna rağmen dünyanın en büyük obeliski, antik bir güneş saati kadranının yelkovanı misali uzaktan ufukta fark ediliyordu. 170 metre yüksekliğindeki anıt, tam da ulusun kalbini oluşturan ve büyük bir itinayla inşa edilmiş o sokaklar ve binalar geometrisinin tam merkezine oturtulmuştu. Washington etrafa göklerden bile hissedilen ve mistiğe yakın sayılabilecek bir güç saçıyor.
Langdon bu kenti çok seviyordu. Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde bu kentte kendisini bekleyenleri düşünerek duyduğu hazdan sanki sarhoş gibi oldu. Uçak Washington Dallas havaalanının özel uçakların yanaştığı kısmına kadar yoluna devam etti.

Langdon, pilotlara teşekkür edip eşyalarını topladıktan sonra lüks kabinden dışarı çıkarak merdivenleri indi. Ocak soğuğu heyecanını yatıştırmaya yetti. “Nefes al Robert!” diye söylenirken özgür havaya ve devasa mekânlara kavuşmuş olmanın mutluluğu içini doldurdu. Etrafı kaplayan sis tabakası zemine bir bataklık atmosferi veriyordu.

***
****

Bir kadın şarkı söyler gibi bir sesle dumanların ortasından “Günaydın profesör Langdon” diye seslendi. “Washington’a hoş geldiniz profesör.” Kafasını kaldırdığında kadının 40 yaşlarında ve sarışın olduğunu fark etti. Göğsünde bir kokart ve elinde bir blok not, neşeli bir şekilde kolunu hareket ettiriyordu.
Langdon “Teşekkür ederim!” diye gülümseyerek karşılık verdi. Oldukça gösterişli bir şekilde “Ben Pam, şirketin yolcu servisindenim. Lütfen arkamdan gelin. Bir araba sizi bekliyor” dedi. Birlikte pırıl-pırıl ışıldayan özel jet uçakları ile dolu “İmza” adlı terminale doğru yöneldiler. Langdon içinden, “zengin ve ünlü kimseler için bir çeşit taksi durağı” diye geçirdi. Kadın bir an için “Özür dilerim. Semboller ve dinler hakkında kitaplar yazan Langdon’sunuz değil mi?” diye emin olmak istedi. Kısa süre tereddüt ettikten sonra evet anlamında kafasını salladı, “Emindim” dedi kadın. “Üye olduğum kitap kulübünde Kutsal Dişi ve Kilise kitabınızı görmüştük. O biçim bir skandala yol açmıştınız. Kesin olarak harikaydı. Siz karınca yuvalarına tekme sallamayı sevenlerdensiniz.”

****

-Niyetim bu değildi.

Kadın Langdon’un işiyle ilgili konuşulmasından hoşlanmadığını hisseder gibi oldu.

“Özür dilerim. Ben hep öyleyim. İnsanların sizi tanımasından bıkmış olmalısınız. Ama suç sizde. Giydiğiniz kıyafet sizi üniforma gibi ele veriyor” diye üsteledi.
“Benim üniformam mı var?” diye sordu. Her zamanki gibi balıkçı yaka koyu gri renk bir kazak ve Haris Tweed ceket, kumaş pantolon ve deri mokasen ayakkabı giydiğini fark etti. Derslerde, konferanslarda, resmi fotoğraflarda ve sosyete gezintilerinde giydiği standart kıyafet. Kadın ısrarlı, “Kazaklarınız hep modası geçmiş şeyler. Kravat taksanız çok daha şık dururdu” dedi.

-Söz konusu bile değil. Aşağı sarkan düğümlerden hoşlanmıyorum.

Phillips Dexter Akademisi’nde görevli olduğu dönemlerde Langdon haftanın 6 günü kravat takmak zorundaydı. Üniversitenin rektörü, kravatı ses tellerini sıcak tutmak için Romalı hatiplerin taktiği “fascalia” denen ipekten boyun bağına benzetip, olaya romantik bir yorum getirmek istese de, Langdon etimolojik olarak kravat sözcüğünün acımasız Hırvat paralı askerlerinin boyunlarına sardığı bir tür fulardan geldiğini biliyordu. Yüzyıllar sonra aynı kıyafet parçası, tıpkı eski Hırvat paralı askerlerinin düşmanın moralini bozmak üzere taktıkları fularlar gibi, muharebelerini toplantı salonunda yapan modern savaşçılar için önem kazanmıştı.
“Tavsiye için çok teşekkürler. Daha sonra düşüneceğim” diye karşılık verdi.

İyi ki o sırada, koyu renk kostüm giyen bir adam lüks bir siyah Lincoln otomobilden inip yanlarına geldi. Aracın kapısını açarken “Bay Langdon. Beltwat Limousine’den Charles. Emrinizdeyim. Washington’a hoş geldiniz” dedi.

Langton, Pam’a bir bahşiş bıraktıktan sonra görkemli arabanın arka tarafına yerleşti. Şoför klima cihazının düğmelerini izah edip, içme suyu ve sıcak muffin pasta isteyip istemediğini sordu. Birkaç dakika sonra, Lincoln araç özel bir yoldan havaalanından ayrıldı. “Demek zenginlerin günlük hayatı bu?” diye geçirdi içinden. Şoför bir yandan Windstock Drive yolunda gaza basıp yol defterini kontrol ederken öbür yandan telefonla son derece profesyonel bir dille konuşmaya koyuldu. “Burası Beltway Limousine. Talimatınıza uygun olarak yolcuyu araca aldığımı teyit ediyorum. Evet misafiriniz Langdon vasıl oldu. Saat 19 sularında Capitole’e indireceğim” diyerek telefonu kapattı.

****

Langdon kendini gülümsemekten alıkoyamadı. Her zamanki gibi son derece titizdi. Ayrıntılara dikkat etmek Peter Solomon’un başlıca meziyetlerindendi. Devasa gücünü bu sayede şaşırtıcı bir rahatlıkla çekip çevirebiliyordu. Tabii ki bir banka hesabında birkaç milyar dolarının yatması da işini kolaylaştırıyordu. Havaalanının gürültüleri arkada kalırken, Langdon yumuşak koltuklara gömülüp gözlerini yumdu. Capitol’e yarım saatlik mesafedeydi ve bu süre düşüncelerine çeki düzen vermesi için yeterli olacaktı. Sabahtan beri her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, kendisini bekleyen inanması bile güç akşam programını düşünecek vakti olmamıştı.
Capitol’e 15 kilometre kala yalnız bir kişi Robert Langdon’u büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu.


Devamını okuyun...>>

8 Aralık 2009 Salı

"Güneş Ülkesi"Campanella



Arya Yayıncılık
Kasım 2009, 140 Sayfa

Felsefe yapıtlarının değeri ne denli büyük olursa olsun, Campanella’dan bugüne kalan, adını ölümsüzleştiren şey, hiçbir kuşku yok ki, Güneş ülkesi’nden dile getirdiği toplumsal bir düzen düşüncesidir. İlk defa Utrecht’de 1643’de basılmış olan Güneş Ülkesi, (The City of the Sun) Platon’un Devlet’i ve Thomas More’un Utopia’sıyla aynı düşünce çizgisi üzerinde, insanoğlunu mutlu bir yaşayışa kavuşturma yolundaki isteklerin en temiziyle yazılmış yapıtların başında gelir.

Güneş Ülkesi Campanella’nın, günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü filozofça bir devlet tasarısıdır. Campanella bütün kötülüklerin ve haksızlıkların kaynağını, insanın kendinden başkasını düşünmemesinde, dünya malının ‘benim’ ‘senin’ diye bölüşülmesinde buluyor. Ona göre, insanlar, genel çıkar kaygısından uzak oldukları sürece, kendi dar çevresinde, kendilerinden başkasını düşünmezler. Oysa toplum halinde birleşen insanların amacı genel çıkar olmalıdır. Özel çıkarları kaldıralım, ortada toplum yararından başka bir şey kalmaz. Bencil davranışlar, eninde sonunda, toplum güçlerinin çatışmasına yol açar. Oysa bu güçlerin genel çıkara yönelmesi, güçler arasında tutarlı bir denge yaratır. Bu yüzden, Güneş Ülkesi’nde her şey devletin, genel çıkarın buruğu altındadır.

Campanella toplumcu ve devrimci ilkelerden yola çıkarak;

“Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim” demiştir.


Devamını okuyun...>>

Monşer "Aydoğan Vatandaş"


Timaş Yayınevi
Eylül 2009, 210 Sayfa

"Monşer" sözcüğü Türk toplumunun kolektif hafızasında bir hitap şekli olmaktan çok öte farklı anlamlar taşır. Türkiye, Rusya ve bunun gibi geç modernleşmiş ülkelerde bu hitap şeklini tercih eden insanlar belirli bir toplumsal kategorinin mensubu olduklarını hatırlatırlar. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden günümüze uzanan süreçte "monşer" daima üst sınıfsallığın resmi sayılabilecek bir insan tipografisine işaret etmiştir.

Özellikle Türk Hariciyesi'nde sıkça kullanılan bu iletişim pratiği zamanla gerçek manasının içini boşaltarak toplumsal bir anlam ifade eden sosyolojik bir araca dönüştü. Halkın geri kalanına ötekilik hissi veren bu durum toplum yapımızdaki iktidar ilişkilerini açıklayan ve Hariciyemizin kemikleşmiş yapısını sorgulayan bir gösterge halini aldı.

Tam da bu noktada kritik bir soruyla karşı karşıya geliyoruz: Türk Hariciyesi'nde geleneksel olarak sürdürülen bir kapalı devre, akrabalık ilişkileri ile öteden beri sürdürülen bir oligarşik sistem var mıdır, yoksa bu ailelerden gelen insanlar, kırsal kesimden gelen insanlara nazaran doğal olarak daha mı şanslıdır?


Devamını okuyun...>>

ANKA KUŞU "Can DÜNDAR"


Anka Kuşu: Erdal İnönü Anlatıyor
Can Dündar
İmge Yayınevi
Ekim 2009, 550 Sayfa

“Küçükken babam bir konuşmada bana ‘Sonuna kadar görevimi yapacağım’ dedirtmişti. Bu söz, içime işlemiş. Okulda başladım. Üniversitede görevler yaptım. Ondan sonra siyasete çağırdılar, gittim. Bir yerde görev yaparsanız, başka bir görev veriyorlar. Ben de hep bana verilen görevleri yaptım.

Uğraştığım işlerin hiçbirinde büyük bir şey yapmadım; ama hepsinde azar azar bir şeyler yaptım. Öyle olunca insan birçok yerde iz bırakıyor, ama hiçbirinde çok büyük bir şey yapmamış oluyor.

Pişman olduğum bir şey yok, ama hayatım baştan yazılsa sadece bilimle ve yazmakla uğraşırdım.”

Erdal İnönü’nün “son söyleşi”si…

Tarihin kucağında büyümüş ve kucağında tarih büyütmüş bir filozof, yürüdüğü uzun yolu, yolun sonunda bütün içtenliği ve bilgeliğiyle anlatıyor.


Devamını okuyun...>>

KAĞIT HELVA "Elif Şafak"


KİTAP TANITIMI;
Yazar Elif Şafak, Türkiye'de daha önce yapılmamış bir projeyle okurun karşısına çıkıyor. “Kâğıt Helva” adlı kitapta Şafak'ın dokuz kitabından seçilmiş yazılar bir araya getiriliyor.

Elif Şafak, çok satanlar listesinin üst sıralarında yer alan “Aşk” adlı kitabının hemen ardından yeni bir kitap daha yayımlıyor. Aralık ayının ilk haftasında Doğan Kitap etiketiyle raflarda görülecek “Kâğıt Helva” adlı kitap, Şafak'ın ilk romanı “Pinhan”dan bu yana çıktığı yazarlık yolculuğunun kısa bir özeti.
Yazar “Kâğıt Helva”da Türkiye'de daha önce yapılmamış bir projeyle okurun karşısında bu kez. “Best of Elif Şafak” diyebileceğimiz kitap, Elif Şafak'ın sekiz romanı ve tek deneme kitabı “Med-Cezir”den yazar tarafından seçilmiş paragrafları bir araya getiren, hayata dair bir derleme.

Şafak, “Her kitabımda farklı bir ben, farklı bir dil var. Bir önceki kitap olmadan bir sonraki roman yazılamazdı. Bu kitapta 15 yıllık yazın hayatımdaki yönelimi, izleği ve durakları bir araya getirdim” diyor. Kitapta yazarın “Aşk”ta 40 kuralla okuruyla paylaştığı felsefesini, fikirlerini, 15 yıl önce yazdığı ilk romanı “Pinhan”da da, ana izlek olarak ortaya koymuş olduğu görülebiliyor.

Başta aşk olmak üzere, insan, yolculuk, varoluş, inanç, zaman, kadınlık, yazmak, kimlik, yalnızlık, dostluk ve sevgi gibi temel temaları işleyen, 156 sayfalık bu alıntılar kitabını Alametifarika tasarladı. Kitaba M.K. Perker'in illüstrasyonları eşlik ediyor. Şafak, “Pinhan”dan “Aşk”a yürünen yolda geriye doğru bir bakış olduğuna dikkat çektiği kitabın adının “Kâğıt Helva” olmasını ise “kâğıdın üzerine konmuş birkaç tatlı kelam” diyerek açıklıyor.

Coelho da yaptı

Ünlü yazar Paulo Coelho'nun “Simyacı” ve “On Bir Dakika”nın da aralarında olduğu çok satan kitapları, röportajları ve yayımlanmamış yazılarından alıntılar içeren “Life: Selected Quotations” adlı bir kitabı bulunuyor. 2004'te yayımlanan kitap, henüz Türkçeye çevrilmedi.
KİTAPTAN;
(…) Derken o yolculukta bir an geliyor, durup geriye bakma gereği duyuyorum. Geçtiğim yolları, uğradığım durakları, güzergâh boyu karşılaştıklarımı anımsıyorum.
Bu kitap dünden bugüne yazdıklarımdan ufacık bir seçkidir. Bir alıntılar kitabı. Karın doyursun diye değil, tadımlık niyetine.
Kağıdın üzerine konulmuş birkaç tatlı kelam. Kağıt helva
sayfa sayısı:160


Devamını okuyun...>>

7 Aralık 2009 Pazartesi

"Öteki Kadının Pabucu" ADELE PARKS


Artemis'ten "Öteki Kadının Pabucu"
Biz kadınların baş koyduğu bir mevzudur aşkı aramak.

Konumuz Evergreen kardeşler. Siyah ve beyaz, elma ve armut, Lillith ve Havva kadar farklılar. Yalnız ortak bir özellikleri var. İmrenme sınırlarını istemeden de olsa ihlal edip birbirlerinin aşk hayatını kıskanmaktan kendilerini alamıyorlar.

Kardeşlerden Martha ve eşi Michael’ın kusursuz bir yuvası, kusursuz bir ailesi ve kusursuz bir evi var. Elbette Martha’nın başına bedbaht bir şeyler gelene dek. Diğer kardeş Eliza ve erkek arkadaşı Greg ise çokça müzik ve aşkla dolu tek odalı bir dairenin kiracıları. Elbette Eliza’nın başına sarsıcı sonuçlara sebep olacak bedbaht bir şey gelene dek.

Evergreen kardeşlerin artık yeni bir ortak özelliği daha var. Atmosferde bağımsızlık rüzgârları esmeye mi başlayacak ne!

Harika mı? Öyle mi acaba? Değil mi yoksa? Kusursuz bir aşk var mı? Ve kusursuz aşkı aramak, hele hele ‘öteki kadının pabucu’nu giymeye kalktığınızda daha da mı içinden çıkılmaz bir hal alıyor? Hep şöyle deriz aramızda. Çılgıncasına tutkulu ve gerçek bir aşk istiyorum. Hayat da bize cevabı yapıştırır hemen. Kaderine katlan, inancını yitirme emi! Martha ve Eliza’nın da işi zor tabiii.

Adele Parks,
Kocası ve oğluyla birlikte Londra'da yaşıyor. Adele Parks da Artemis'in sizin için özenle seçtiği sağlam yazarlar kadrosunun demirbaş üyelerinden biri. Kocalar'dan sonra, Öteki Kadının Pabucu'nu da elinizden bırakamayacaksınız.
Çevirmen;Demet ALTINYELEKLİOĞLU
05.11.2009


Devamını okuyun...>>

"Misket" İnci Gürbüzatik


KİTAP TANITIMI;

Ben buralara gelirken sokakları böyle ıssız düşlememiştim. Gördüklerimle gerçeklikten saptım. Etrafımdaki sessizlik ölüm sessizliği, yalnızlıktı. Bu sokaklar ağı, bu mahalle, saklısında hüzün veren, kurgulanmasından korktuğu yıllanmış bir öyküyü barındırıyor gibiydi. Gerçeğin böyle gündüz gündüz, aydınlıkta olmayıp gecenin, uykunun ve düşlerin derinliğinde olduğunu anlıyordum. Yalnızlaşmaktan korkup sokağın ucuna doğru kendimi kovalayıp, kaçarken durdum birden.

Naime hastalandığında, annemin genç doktoru çağırmak için geldiği evin önündeydim çünkü. Kalbim çarpmaya başladı. Nasıl da unutmuştum? Evin sakinlerini, sahiplerini, kızların kaderlerini hatırladım birden. Dolu doluydum. Böyle aniden karşıma çıkıvermesi sarsıp silkeledi beni. Kaotik, birbiri içine geçen pek çok öykü vardı bu evde. Aslında yalnızca bu evde değil bütün evlerde vardı. Hatırlamaya kimden, nereden, hangisinden başlamalıydım bilmiyordum...


Devamını okuyun...>>

17 Kasım 2009 Salı

Ölümcül Tür " Chuck Hogan, Guillermo del Toro "


Ölümcül Tür
Ölümcül Tür Üçlemesi – Birinci Kitap
( The Strain )

Chuck Hogan, Guillermo del Toro

Çevirmen : Niran Elçi
Kasım 2009, 552 sayfa,

Oscarlı Pan’ın Labirenti filminin yaratıcısı Guillermo del Toro ve Hammet Ödüllü Chuck Hogan, insanlar ve vampirler arasındaki tüm insanlığı tehdit eden korkunç savaşı anlatan bu destansı romanda hayal güçlerini bir araya getiriyor.

Her zaman buradaydılar...

Vampirler...

Karanlıkta gizlice bekliyorlardı...

Artık zamanları geldi.

Bir hafta içinde Manhattan ellerine geçecek...

Bir ay içinde Amerika…

İki ay içindeyse TÜM DÜNYA...

Bir Boeing 777, JFK Havaalanı’na iner ve pistte ilerlerken birdenbire durur. Bütün gölgelikleri kapanmıştır. Bütün ışıkları sönmüştür. Bütün iletişim kanalları sessizliğe gömülmüştür. Havaalanındaki yer mürettebatı hiçbir cevap alamamaktadır. Bunun üzerine Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’ne acil durum uyarısı gönderilir. Biyolojik tehditleri inceleyen acil müdahale ekibinin başı Dr. Eph Goodweather bu çağrıyı alır ve uçağın içine girer. Ama orada, insanın kanını donduracak türden şeylerle karşılaşır.


İspanyol Harlemi’ndeki bir rehinci dükkanında, eski bir profesör olan ve Nazi Soykırımı’ndan kurtulan Abraham Setrakian bir şeyler olduğunu bilmektedir. Zamanın geldiğinin, savaşın başlamak üzere olduğunun farkındadır...

New York’u pençesine alan vampir virüsü sokaklara taşmaya başlayınca, çok büyük bir mücadele de başlar. Setrakian’ın ve bir avcı ekibinin yardımını da yanına alan Eph, çok geç olmadan, bu bulaşıcı hastalığı yok etmenin ve –eşiyle oğlunun da bulunduğu– şehrini kurtarmanın bir yolunu bulmak zorundadır.

“[Guillermo del Toro] hayal gücünü vampirlerin üzerine salıyor... Şok edici...”

USA Today

“Del Toro ve Hogan, tüylerinizi diken diken edecek lezzetli bir korku hikâyesini ustalıkla sunuyor. Ölümcül Tür, Bram Stoker, Stephen King ve Michael Crichton’ı bir araya getiriyor. Bundan daha iyisi olamaz.”

Nelson DeMille


Devamını okuyun...>>

Kazanan Yalnızdır " Paulo Coelho "


Kazanan Yalnızdır Kitap Özeti;

Çevirmen : Celal Üster
Eylül 2009, 385 sayfa

Kazanan Yalnızdır’da Paulo Coelho, On Bir Dakika ve Zâhir’de öne çıkan temalara geri dönüyor. İçinde yaşadığımız dünyada, lükse ve ne pahasına olursa olsun başarıya olan bağımlılığımızın, yüreğimizin sesine kulak vermemizi engellediğini anlatıyor bize.

Coelho okuru bu defa, kendi de­yimiyle Sü­persınıf’ın –hayallerin gerçeğe dönüştüğü sinema ve moda dünyasına girebilenlerin– toplandığı Cannes Film Festivali’ne götürüyor. Bu ayrıcalıklı sınıfın bazı üyeleri zirveye ulaşmıştır ve konumlarını yitirmekten korkarlar: para, güç ve ün tehlikededir: çoğu insanın, bedeli ne olursa olsun, uğruna her şeyi yapmaya hazır olduğu değerler.

Kitabın kahramanları bu modern gösteriş dünyasında buluşur: Rus milyoner İgor, Ortadoğulu moda devi Hamid, başrol peşinde Amerikalı aktris Gabriela, hayatının vakasını çözmeyi uman dedektif Savoy ve başarılı bir mankenlik kariyerinin eşiğindeki Jasmine. Dayatılan türlü hayalin yarattığı kargaşada, kendi kişisel hayalini belirlemeyi ve gerçeğe dönüştürmeyi kim başaracak?


Devamını okuyun...>>

KİMYA HATUN "Saide KUDS"


KİTAP TANITIMI;

Kocasının ölümünden sonra Mevlânâ Celaleddin-i Rumi ile evlenen Kerra Hatun, yerıi kocasının haremine yerleşir. Tabii sevgili kızı Kimya da odunladır. Kimya Hatun içine düştüğü bu yeni dünyada bir yandan kendini bulmaya çalışırken, diğer yandan da Mevlânâ'nın özel yaşamına şaşkınlıkla şahit olmaktadır...
irfan ve tasavvuf dünyasının iki dev ismi -Mevlânâ ve Şems'in- yaşamına dair birçok bilinmeyenin bilinmesine yardımcı olacağını umduğumuz bu romanın asıl kahramanları, herhalde kadın olduklar* için tarih tarafından bir kenara itilmişlerdi. Yazar Saide Kuds, eski yazılar ve Şems ile Mevlânâ'nın karşılaşma kayıtlarını derinlemesine inceledikten sonra hayatı bu her iki adama da bağlı olarak geçen genç bir kadının hikâyesinin unutulduğunu fark eder. Ve biyografik bir roman dili ile anlattığı Kimya Hatun'un yaşamını tozlu sayfaların arasından çekip gün ışığına çıkarır.


Devamını okuyun...>>

28 Ekim 2009 Çarşamba

"Çöplüğün Generali" Oya BAYDAR


KİTAP ÖZETİ;
Oya Baydar: ‘Bu ülkede çöplükler patladı, yanı başında gecekondu semtleri vardı, ölenler oldu. Görmediğimiz, gözümüzün önünde olmayan, kaybettiğimiz insan gerçeğine dikkat çekmek istedim. İşte bu çöp toplayan insanların hayatıyla, son yıllarda çöp toplama alanlarından, çöp konteynırlarından, tenekelerden çıkan bombalar, mermiler, moda deyimiyle mühimmatları birleştirdim. Belki ‘mühimmatlar’ çöplüklerden çıkmasaydı bu kitabı yazmayacaktım’

-Radikal Gazetesi… ERTUĞRUL MAVİOĞLU (Arşivi)

KAPAK
“Bunlar cinayet, intihar, patlama haberleriydi: ‘Çöplüklerdeki patlamanın nedeni metan gazı’, ‘Komutanın intiharının ailevi nedenlerden kaynaklandığı bildiriliyor’, ‘Son bir ayda, kentte aynı şekilde öldürülenlerin sayısı yirmiyi buldu’, ‘Bilim kadınının acı sonu’, ‘Dalgıç okulu öğrencileri, yüz metre açıkta denizin dibinde çok sayıda bomba ve silah buldular’, ‘Krokiler gizli silaların yerini işaret ediyor’, ‘Açılan çukurda cesetler bulundu’: bir sürü benzer haber… İyi bir tarama yapılsa daha yüzlercesi, belki de binlercesi çıkabilirdi.”
Oya Baydar, gelecekten bugüne bakıp, yaşanan ağır travmaların kaçınılmaz sonucu olarak zuhur eden ‘arızalı hafızayı’ resmetmiş Çöplüğün Generali’nde. Bu kitapta her şey çok bildik, çok tanıdık. Yakın tarihimizden süzülüp geleceğe taşınan darbeler, darbe girişimleri, karanlık cinayetler, provokasyonlar, faili meçhuller ve dahi kaynağı toplumsal jargona ‘karanlık’, ‘derin’ diye işlenen büyük acılar ile bu acıların ürettiği korku dağının eteğinde ‘başımıza bir şey gelmesin’ adına, duymamak, görmemek, konuşmamak için gösterdiğimiz olağanüstü çabalar… Görmedikçe, duymadıkça, konuşmadıkça bizi kendimizden daha da uzaklaştıran, insanın üç maymun hali…
Her ne kadar “bu bir gladio, Ergenekon ya da Susurluk kitabı değil” dese de, kitabı fazlasıyla malum karanlığı çağrıştırdığı / tartıştırdığı için, Baydar ile devletin bodrum katlarını konuştuk.

Çöplüğün Generali çöplüklerden karnını doyurmaya çalışırken patlayan bombayla ayağını kaybetmiş bir çocuk. Buradan hareketle soralım: Bombalar neden çöplüklere bırakılır? Niye bu çocuklar bulundukları topraklardan sürülür, çöplüklerde sürünürler?

Bu kitap alegorik anlamda bir çöplük hikayesi, alında bir toplumsal bellek yitimi, unutma ve unutturulma hikayesi. Kitabın ana teması, kolektif unutma. Bir toplumun tarihini, geçmişini, yüzleşmesi gerekenleri unutması, daha doğrusu bunların topluma unutturulması. Asıl anlatmak istediğim buydu. Şu anlamda çöplük romanı: Günlük yaşamımızda, sıradan hayatlarımızda pek karşılaşmadığımız bir dünya var; sadece Türkiye’de de değil, her ülkede böyle. Çok güç koşullarda, Türkiye’de ve dünyada toplumun gelişim düzeyinin çok altında bir hayat var. Bu gerçeği gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Giderek yoksulluğa ve yoksunluğa karşı belirgin bir duyarsızlığın olduğuna inanıyorum. Ezilen sınıflara karşı, kimlik sorununda gösterdiğimiz hassasiyeti, daha az gösterdiğimiz ortada. Hem çevremizde olanları unutuyoruz, hem de tarihte olan biteni unutmaya meyilliyiz. Bir takım semtlerde çöplük karıştıran insanlar var. Bu bir iş, geçim kaynağı. Onların çöplerin içinden topladıklarını satın alan bazı yerler, ironik olarak çöp müteahhitleri diyebileceğimiz daha bir palazlanmış kişiler var, onlara veriyorlar ve böylece hayatlarını sürdürüyorlar. Karnının doyması çöpe bağlı olan insanlar var. Bunu olduğu gibi yazsanız sefalet edebiyatı yapıyor derler. Bu ülkede çöplükler patladı, yanı başında gecekondu semtleri vardı, ölenler oldu. Görmediğimiz, gözümüzün önünde olmayan, kaybettiğimiz insan gerçeğine dikkat çekmek istedim.
İşte bu çöp toplayan insanların hayatıyla, son yıllarda çöp toplama alanlarından, çöp konteynırlarından, çöp tenekelerinden çıkan bombalar, mermiler, moda deyimiyle mühimmatı birleştirdim. Belki artık dilimize giren özcükle bu lanetli mühimmat çöplüklerden çıkmasaydı öplüğün Generali’ni de yazmayacaktım. Son dönemlerde içinde yaşadığımız olaylar herkes gibi beni de bunalttı, çok doldum. Ben zaten biraz böyle bir yazarım galiba. İçim çok dolup da dayanamaz hale gelince paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Biraz da farkındalık yaratmak için.

Çöplüğün Generali, protez beklerken hastaneden kaçıyor. Neticede kaldığı hastane bir devlet hastanesi ve kaçışı devletten kaçış aslında. Çünkü hastaneye gitmekle karakola gitmek arasında bir fark görmüyor. Son zamanlarda bir ‘açılım’dır gidiyor. Açılım devletten ölesiye korkan ve tüm yakın tarihimizi düşündüğümüzde korkmakta son derece haklı olan bu çocukları nasıl etkiler?

Bu sadece bir devlet korkusu da değil. Onu, çöp çocuğunu yaşamını asıl sürdürdüğü alanın, yani çöplüğün dışındaki her yer korkutuyor, her yere yabancı. Çöp çocuklarını gördüm ben. Ne kadar ürkek olduklarını bir bilseniz. Hem ürkekler, hem saldırganlar. Son derece ürkekler; o çöplerde eşelenirken bile sanki bir şey çalıyorlarmış gibi. Sanki her an birisi gelecek, onları oradan kovacak, artık karınlarını doyuramaz olacaklarmış gibi. Bir yandan da kendilerini koruma ihtiyaçları var. Bu ihtiyaç saldırganlık olarak görünüyor. Toplumda giderek artan şiddet eğilimi, bu durumda olan insanlardan, çocuklardan da besleniyor. Çünkü onların şiddete karşı şiddetle korunmak dışında bir seçenekleri yok. Sonuçta ortaya şiddet dolu, dağınık bir toplum çıkıyor. Ama kitapta asıl anlatmak istediğim (Ergenekon demeye dilim varmıyorsa da o bir şey simgeliyor) aslında bunların daha derininde bir şey; kurtarıcılık adına toplumu patlatmaya dönük eylemler. Mesela kitapta bir emekli general var, vatanı milleti kurtardığını düşünüyor. Oysa yaptıkları toplumu patlatacak nitelikte.

Kitapta olanlarla gerçek hayat arasındaki bağı nasıl tanımlıyorsunuz?

Kitapta bir yazar var, yazdıkları hep gerçek hayatta da karşılığını buluyor. Benim durumum da o yazarın durumuna çok benziyor aslında. Çöplüklerden, tarlalardan bombaların, mermilerin çıktığını kitaba yazdığımda ilk kazılar yapılmıştı sanırım, ama silahlar henüz oraya buraya saçılmamıştı. Ben yazdıktan sonra, her gün bir konteynırda, bir sokakta, bir evde patlayıcı bulunduğu haberleri çıkmaya başladı. Denizden bombaların çıktığı bölümü yazdım, ardından gerçekten denize atılmış bombaların bulunduğuna dair haberler okudum. Ben böyle gerçek hayatta yaşananları birebir yazmak istemiyordum. Romanın kurgusal-edebi yanını zedeled çünkü. Yazma sürecini izlemiş olan yakınlarım tanıktır; “Yine yazdığım bölüm gerçek oldu” diye öfkeleniyor, hayıflanıyordum her defasında. Kitaptaki yazar da şöyle der: Yazdığım sonun da gerçekleşmesinden korkuyorum!

Bu bölümü çıkarayım, “Bombaları denize kitabının hayatla bağını kurmak isteyen Oya Baydar attı” derler sonra.

Vallahi çıkarın. Şaka bir yana, bunları dünyadaki örneklerinden biliyorduk. Özellikle İtalya’daki gladio örneği çok çarpıcıdır. Neler olup bitebileceğini seziyorsunuz, yani bir kehanet değil.

Gladio romanı diyelim mi buna?

Demeyelim, bu romanın ana temasını atlamak, gözden kaçırmak olurdu. Bir de okuyucuyu kandırmış olurduk. Ama bu kitabın yazılmasını zorlayan Ergenekon davası sürecinde ortaya çıkanlardır.

Peki o halde, “sokaktaki insanın, gladionun eylemlerinin sonuçlarına katlanma romanı” desek?

Evet, daha doğru ifade bu. Kitapta sıradan kişiler, insanlarımız anlatılıyor. Gündelik yaşamlarını sürdürürken, olup bitenlerde hiç dahli olmadan bombalara, patlamalara, türlü kumpaslara maruz kalan da masum insanlar bunlar. Korunma mekanizmalarını kuramadan, hayatları, gelecekleri bir takım melun güç odaklarının elinde olan kişiler… Ben insanları, insanlık durumunu yazmak istedim. Sadece masumları değil, aynı zamanda Ergenekon zihniyetinin uygulayıcılarını, hepsinin insani yönlerini göstererek yazmak istedim. Mesela kitapta en sevdiğim bölümlerden birisi Oğlunu Arayan Köpekli Ana’dır. O bölümü yazdığım sırada, yine inanmayacaksınız ama henüz ölüm kuyuları açılmamıştı. Dünyada örnekleri vardı, buraya varacağı besbelliydi. Öte yandan bütün bir toplumu, ülkeyi felakete sürükleyecek planları yapan ve uygulayanlardan biri olan, romanda Komutan olarak geçen yüksek rütbeli bir generali de bütün insani yönleriyle yazmaya çalıştım, neredeyse “vah zavallı adam” diyebileceğiniz bir karakter çıktı ortaya. Yani insanı anlatmak istedim, Ergenekon’u falan değil.

Ölüm kuyularına atılan insanların hepsinin bir hikayesi var ama, ortak bir tarafları da var. Kimler hedef seçiliyor, neden?

Hepimiz yıllardır biliyoruz. O bölgede canın hesabı sorulmuyordu. Devletin varlığını hep inkâr ettiği JİTEM benzeri örgütlenmeler, arkalarını devlete, özellikle de militarist güçlere dayayarak serbestçe cinayet işliyorlardı. Ölüm kuyuları, asit kuyuları şimdi kamuya yansıdı ama bölge halkı bunu öteden beri biliyordu. Yapının kendisini koruyabilmesi, kirli savaşı haklı göstermesi için yapması gereken eylemlerdi bunlar. Hedef kişiler sözünü ettiğim yapıların işine gelmeyenler, farkında olanlar, halkta farkındalık yaratmak isteyenler, özellikle Kürt siyasetçileri, aydınları, militanlarıydı.

Kitapta, Komutan olarak adlandırılan general “tohumları serpin kırlara, tarlalara, bebeklerin kum havuzlarına” diyor. O bombaları neden terk ediyorlar?

İtalya’da ve Gladio’nun örgütlü olduğu başka ülkelerde de bu iş böyleydi. Türkiye modeli de pek farklı değil. Bir yapılanma var ve bu yapılanma ‘o gün geldiğinde’ kullanmak üzere bir takım silahları sadece belli kişilerin bildiği bir yerlerde, depolarda saklıyor. Yine bu yapılanma küçük yerlerde, daha küçük miktarlarda silahı ise kendi içinde bazı insanlara veriyor. Onlar da bu silahları yine günü geldiğinde kullanmak üzere evlerde, bahçelerde, kendi bildikleri gizli bir yerde saklıyorlar. Ben Türkiye’de de bunun böyle olduğunu düşünüyorum; bir paranoya değil. Şimdi sıkıştıklarında bu silahlar sağa sola atılmaya, terk edilmeye başlandı. İtalya örneğini tekrarlıyorum, çünkü kitabım bir Ergenekon kitabı değil, daha evrensel olanı anlatıyor. Sıkıştıklarında yapacakları şey, ya ‘inşallah bulamazlar’ demek, ya da daha az güvendikleri insanlara dağıttıkları silahların terk edilmesini sağlamak. Biz basında son zamanlarda bulunan silahların sansasyonel olanlarını izledik. Ben meraklı olduğum için takip ettim, o kadar fazla yerde, çöp konterynırlarında ve benzeri yerlerde mermiler, bombalar bulundu ki. On tane, on beş tane… Belli ki ellerinden çıkarttılar bunları.

Silahların bulunması toplumda bir yandan da katarsis/arınma duygusu yaratıyor mu; ya da silahlar bulundu bulundu, o halde temiz bir toplum olduk gibi bir inancın yayılmasına hizmet ediyor mu?

Bence o duyguyu yaratmadı. Arınma olabilmesi için bu olguyla toplumun geniş kesimlerine güven verecek şekilde yüzleşmek gerekiyordu. Arınmayı yüzleşme yaratabilir ancak. Davanın gidişatına bakarsak, yeni bir paranoya yarattığını görüyoruz. Yeni kamplaşmalar, yeni düşmanlaşmalar yarattı. Kimileri yüzleşmek istemediler, hatta inanmadılar ortaya dökülenlere, bu yüzden de davada yargılananların avukatlığını üstlendiklerini pervasızca açıkladılar. “Bunlara inanmayın, hiç biri doğru değil, medyanın abartması” diyenler çok oldu belli bir kesimde. İşte o zaman isyan ediyorum ben. Peki arkadaşlar, diyelim ki bu insanlar suçsuz, böyle bir yapılanma yok, peki bu silahlar ne, bu silahları nereye sokacağız, diye soruyorum ve cevap alamıyorum.

Çoğunluğun durumu ne; ‘farkında olmamak mı, bilip de susmak mı? Ya da ‘bana ne’ tavrı mı?

Hepsi var. Farkında olmamak çok var. Bilip de susmak, bananecilik ve asıl inanmamak, inanmak istememek, gözlerini kapamak, üç maymunu oynamak.

Farkında olanların hepsinin başına bir iş geliyor. Farkında olmayanlara ‘cahil, bilgisiz’ diyoruz. Bilip de susanlar zaten ahlaksız. Peki ne yapacağız bu durumda?

Farkında olup da peşini kovalayanların başına hep bir iş gelir zaten. İlle öldürülmeleri gerekmez ama çeşitli güçlüklerle, sorunlarla karşılaşırlar. Her zaman böyle değil miydi? Hep bedel ödemedik mi? Doğru, ama insanlar başlarına iş gelecek diye mücadelelerinden vazgeçmezler kolay kolay.

Derin devlet niye var? Bunlar zevk olsun, spor olsun diye örgütlenmiyorlar. Yoksulluk ve varsıllık arasındaki muazzam çelişkide sürgit bir ihtiyacın ürünü değil mi bu yapılar?

Devlet ve iktidarın olduğu her yerde ister istemez bütün bunlar oluyor. İktidar olabilmeleri için kitlelerin susturulması, unutturulması lazım. Kitleler hiçbir şeyin farkında olmazlarsa, yaşadıkları haksızlıkları unuturlarsa, şiddete de gerek kalmaz. Kitapta metoforik bir ifadeyle ‘üç maymun virüsü’ dedim. İnsanların bütün hafızaları silinmiyor. Belli bir olayda kolektif bir unutma yaşamaları sağlanıyor. Gerçek hayatta da böyle değil mi? Kolektif unutma hali, ağır yenilgi ya da bir toplumun taşıyamayacağı kadar ağır suçluluk hallerinde görülür. Ermeni meselesi toplumun taşıyamayacağı kadar ağır bir haldi. Unutturulmak istendi ve unutturuldu. Şimdi daha ağır bir biçimde unutturmanın sonuçlarıyla da boğuşuyoruz. Derin devlet nedir bilmiyorum. Bir yapı var. Devletin ta kendisi ya da devletin bir kısmının içinde bulunduğu bir yapı. O yapı hedeflerini gerçekleştiriyor. Toplum ise bununla baş edemeyeceğini bildiği için aldırmamayı, unutmayı tercih ediyor. O gücün sultası altında yaşamayı kabulleniyor. Yani bir ‘rıza toplumu’ ortaya çıkıyor. Orada çıkıntılık yapanın, öğrenmek, bilmek isteyenin, hele de karşı çıkanın durumu iyice zorlaşıyor.

Kitabınızdaki bir kahramanın lafı: Merkezler kendini korur! Size göre devlet böyle merkezlerden mi oluşuyor?

Devletin büyük kararları aslında o büyük merkezlerde oluşuyor. Süreç içinde, on yıllardır gelen aynı zihniyetin farklı biçimleriyle tanışıyoruz. Çok daha dejenere olmuş, çok daha suça bulaşmış biçimleriyle. Vatanı, milleti, devleti, şu ya da bu tehlikeye karşı korumak amacıyla oluşturulmuş yapılanma niyetiyle başlayan bir şey, daha sonra mafyalaşıyor. O raddeye vardığında da açığa çıkıyor. Dünyanın her yerinde böyle.

Peki daha fazla dejenere olmuş, daha fazla suça bulaşmış haliyle, hadi adıyla söyleyelim Susurluk, Ergenekon gibi yapılara yönelik operasyonları devletin arınması gibi algılamak mümkün mü?

Şimdilik pis kokuların ortaya çıkması olarak algılıyorum. Bu kısa vadede pek de iyi bir şey değil, ama Pandora’nın kutusu açıldı, kutudan çıkan canavarlarla ya da pis kokularla baş etmeyi başarabilirsek daha temiz bir topluma kavuşabiliriz. Bakalım nereye gidecek? Her şey aynı kalıp farklı kokular mı üretilecek yoksa bir temizlik mi olacak? Ama sonuç ne olursa olsun, tüm bu gelişmeler belli bir farkındalık yaratılmasına yardımcı olabilir hiç değilse.

Kitaptaki eski solcu müsteşar da ilgi çekici. Amaç o değil ama, bir eleştiri gibi duruyor biraz. Eski solcular ya işadamı oldular, ya üst düzey devlet görevlisi. Geçmişiyle bugünü arasında büyük bir uçurum olan eski solcular bu çelişkiyi nasıl çözerler sizce? Gençliğinden gelen vicdanının yaşama şansı var mı, yoksa o katlara çıkıldığında vicdan tümden mi yok edilir?

Kitaptaki müsteşar tipini eski solculara eleştiri olarak düşünmedim. Bir kuşakta bu böyle oldu gerçekten. O müsteşar gibi çok örnek var çevremizde. Yeni konumlarında iktidarın parçası oldular. İnsan yaptıklarını rasyonalize eden, yaptıklarına hep meşru gerekçe bulan bir yaratık. Vicdan da göreli bir şey. Yeni durumuna uygun bir vicdan oluşturmaya, iç haritasını düzenlemeye başlıyor hemen. Ruh hasta değilse, kimse ben namussuzum, ben katilim, ben hainim, demez.

“Siyasette amaç aracı haklı kılar” diye bir cümle vardı. Yönetenler açısından baktığınızda bu çok doğru. Ama bir yandan da söylemlere inanırsanız böyle bir gerçek yokmuş gibi. Sahi hangi amaç bu kadar gaddarlığı haklı kılabilir?

Bir yanda barış düşüncesi var, bir yanda da bütün bu yaşadıklarımız. İnsan ahlakı tarih boyunca gelişiyorsa; barış düşüncesi, insanlığın mutluluğu, ezmemek, ezilmemek, mağdur etmemek, insanın mağdur edilmesine izin vermemek düşünceleri de bir yandan gelişiyorsa, amaç her tür aracı haklı kılmaz. Ama iktidarın olduğu yerde böyle bakılmaz olaylara. Amaçlarınız önemlidir ve bu önem, bütün araçların doğru olduğu düşüncesini üretir. Sadece varsıllara has da değil bu. Bu çerçevede ‘proletarya diktatörlüğü’ kavramını da ele alsak farklı bir sonuç çıkmaz. Sosyalist-komünist hareketin içindeyken bile proletarya diktatörlüğü kavramı beni hiç ikna etmemişti. Özgür topluma giden yolda diktatörlük aracının kullanılmasına kafam basmamıştı; ama bunu yüksek sesle dile getirmedim. Neden mi? Davamız zarar görmesin, zaaf yaratmayım diye. Bu da benim suçum işte. Hayat bana iki şey öğretti: Birincisi; kötü ve insanı tahrip eden bir araçla iyi bir amaca varılmıyor. Yani amacınız, kullandığınız araçları haklı kılmıyor. İkincisi; çifte standartlara hayır. Mesela yine şu Ergenekon davasında ortaya çıkan zihniyetten hareket edecek olursak, ‘darbe bana karşı yapılmışsa kötüdür, benim karşısında olduğum siyasete, partiye, vb, karşı yapılmışsa meşrudur, desteklerim’ mantığı… Yok böyle bir şey. Haa, bir de şunu öğrendim yaşadıklarımdan: Tek gerçek var belki ama tek doğru yok. Başkalarının doğrusuna da saygı göstermek, anlamak gerek.

Kahramanlarınızdan biri ‘cennet gibi bir yerde yaşamayı’ hayal ediyor. Yer yüzü cenneti var mıdır; silahsız, kavgasız, cinayet işlenmeyen, herkesin kendini güvende ve huzur içinde hissettiği? Ya da tüm bu çirkinliklerden, acılardan kaçarak kurtulmak mümkün mü?

Yeryüzü cenneti yok. Sadece ütopyamızda var. O ütopyaya yönelerek hayatımıza anlam kazandırıyoruz. Ben kaçarak kurtuluş olabileceğine de inanmıyorum.

Bu durumda Lenin’in tarihsel sorusu: Ne yapmalı?

Onu bilseydim, roman falan yazmaz başka şeyler yapardım. Denedik, bir noktaya kadar geldik, boşuna olmadı hiçbir şey; kuşkusuz iki adım ileri bir adım geri yürüyor insanlık. Şu içinde yaşadığımız çağ geri adım çağı galiba, yine de yürümekten vazgeçmemek gerek, umutları öldürmemek gerek. Üç maymun virüsünü kapmamışsan; gözün,kulağın, idrakin açıksa, konuşma yetini yitirmemişsen eğer, hiçbir yere kaçamıyorsun. İnsan olmak nedir, hakkını vereceksin. Gördüğün bu haksızlıklara, zorbalıklara karşı kendi bulunduğun yerden mücadele edeceksin. Bir anda, zorla, zorbalıkla toptan değişmiyor dünya, bunu yaşayarak gördük. Ben de kendi bulunduğum yerden, yazarak bir katkıda bulunmaya çalışıyorum insanın yazgısını değiştirmeye, daha iyi olmasını sağlamaya. Farkındalık yaratmaya çalışıyorum.

Kitaptaki kahramanlardan biri de, Komutan adıyla yazdığınız, artık emekli olmuş epeyce kanlı bir general. Görev yaptığı dönemde anlaşılıyor ki, çok sayıda faili meçhul cinayette belirleyici rolü var. İntihar ediyor. Ama öncesinde oğlunun bir suikaste kurban gittiğini öğreniyoruz. Bir yafta bırakıyorlar üzerine de, “Babanın cinayetleri için” yazılı. Neden babaların günahlarının kefaretini çocuklar öder? Mağdur olan adaletten uzaklaşır mı?

Evet bu bir insanlık durumu. Hep çocuklar öderler babaların günahlarının bedelini. Kimin sözü anımsamıyorum ama çok doğru; “Hiçbir halk mağdur bir halk kadar zalim olamaz.” Bu bir gerçektir. Mağdurlar çok zalim olabilirler. Öte yandan siz kanlı general diyorsunuz ama o kendini kahraman sanıyor. Benim kahramanım öldürdüğünü inkar etmiyor. Ama niye sorusuna yanıtı sizin ‘kanlı’ tarifinizin çok dışında. Bu toprakları korumak için öldürdüğünü düşünüyor o. Buna inanıyor ve zaten kendini haklı bir gerekçeyle ikna etmemiş olsaydı bunca kötülüğü yapamazdı. Bir de bu tipler psikolojik olarak hiçbir zaman emekli olmuyorlar. Ama galiba bunların bir bölümü örgütsel olarak da emekli olmuyorlar.

Kayıp oğlunu arayan anayla ilgili bölüm çok çarpıcı. Bu bölümü okurken aklıma Cizre ve Silopi’deki faili meçhul cinayetler geldi. Herkes cinayetleri biliyor, cesetlerin nereye atıldığından da haberdar ama kimse tek kelime etmiyor.

Korku, iliklere işlemiş korku işte bunun nedeni. Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını anımsayın. Herkes susmuş, toplumsal baskı, korku, çıkarlar egemen halde. Bu da düpedüz insanlık hali. Bunu aşmak konuşmaktan geçiyor, birilerinin haykırmasından geçiyor. Korku bir nebze olsa da sesleri yükseltmekle aşılır.

Özellikle Susurluk sonrasında “Bir konuşursam yer yerinden oynar” diyen çok insan çıktı ama bunlar konuşmadılar bir türlü ve yer yerinden oynamadı. Sizce bunlar neden konuşmuyorlar. Anlatacak bir şeyleri mi yok?

Öncelikle korkuyor olabilirler. Ya da hava basıyor olma ihtimalleri, bana dokunursanız fena yaparım tehdidi de düşünülmeli. Konuşanların bazılarının da konuyu büsbütün karartmayı hedefledikleri anlaşılıyor. Kendi yaptıklarıyla yüzleşip arınma için, günahını itiraf için konuşmak en zorudur ve tabii ki en ahlaklısı. O zaman da ortadan kaldırılma ihtimali artar.

Peki niye konuşanlar ya ölüdür, ya delidir?

Çünkü gerçek manada söyleyecek bir cümleleri varsa sistemi sarsarlar. Sistemin duvarlarında gedik açarlar. O yüzden de ya ölüdürler, ya delidirler. Ama konuşanlar çoğalırsa, tırnak içinde ‘deliler’ çoğalırsa, öldürülmeyebilirler. Çoğalması lazım.

Çocukların durumu yürek ezici. Birincisi malum çöplüğün generali. İkincisi yine parkta oyun oynarken patlayan bomba ile ölen yüksek yargı mensubunun torunu ve ana okulunda resim yaparken bomba çizmek isteyen çocuk. Bu çocukların, çocuklarımızın bu travmaların orta yerinde geleceği ne?

Bu çürümüş topluma katılıyorlar. Maalesef şu ya da bu katmanının parçası oluyorlar. Bütün gün televizyonlarda bu kadar şiddeti gören ya da doğrudan şiddete maruz kalan çocukların ne olmasını bekliyorsunuz ki? Kitabın kapağına resmedilen ‘Çöplüğün Generali’ çöplükten topladığı yıldızları, yine çöplükten bulduğu asker paltosunun apoletlerine takıyor,o bir simge, bir metafor.

Toplum büyük travmalar içinde. Biraz şuna benzetebilir miyiz: Çok ağır işkencelerden geçen insan bir sınır aşıldıktan sonra acı duymamaya başlar. Acının sonu: ağrı şoku. Unutmak böylesi travmalar yaşayan toplumlar açısından ‘ağrı şoku’ vazifesi görüyor olabilir mi? Ya da tam tersine daha çok anımsamak mı toplumsal travmaları sağaltır? Kitapta yazmışsınız: “Kediyi ya merak ya hatırlamak öldürür” diye. Kediyi gerçekte ne öldürür?

Kediyi merak öldürür, ama acı da verse insanı daha çok anımsamak iyileştirir aslında. Birey olarak da toplum olarak da unutmak geçici rahatlama sağlıyor. Ama bu sürdükçe hastalığınız da artıyor. Hatırlamak ve yüzleşmek çok acı verici. Ama anımsamak ve yüzleşmek iyileştirir aynı zamanda. Acımızdan uyuyamadığımızda uyku hapı falan alırız, fakat acı alttan alta varlığını hissetirmeyi sürdürür, geçmez. Kendi hayatımdan da bilirim. Göze alıp yüzleştiğim zaman, kendi suçumu, yoksa suçsuzluğumu kendi içimde tartışabildiğim zaman iyileşebiliyorum ancak. Türkiye toplumu sorunlarıyla açıkça yüzleşmeyi bir kez becerebilirse, -Kürt sorunu ve diğer yakıcı, ağır sorunlarımız açısından söylüyorum- kendi payını, suç payını yakalayıp bunu bir özüre dönüştürebilirse acılarını gerçek manada aşabilir. Örneğin Diyarbakır Cezaevi’nin işkence ve baskı müzesi yapılması… Özür lafı edilmesi hiç gerekmez, bu devletin halktan özür dilemesi anlamına gelir. O kadar büyük bir iyileşme, arınma sağlar ki tahmin edemezsiniz. Ancak yüzleşebilirse Türkiye toplumunun ve insanının daha sağlıklı olabileceğini düşünüyorum. Aksi halde bakın bir cinnet durumu yaşıyoruz. Köylerde bir anda kırk dört kişi birden öldürülebiliyorsa bu bir cinnet durumudur. Gazetede okuduğum yeni bir haberi anımsıyorum: Bir kadın evine gelmiş arkadaşını öldürüyor. Başka bir yerde altı kişiyi birden doğruyorlar. Şiddet şiddeti çağırıyor, şisofren bir toplum yaratılıyor. Biz yüzleşmedikçe, acılarımızı deşmedikçe tüm bunlar sürecek. Özür dilemek zordur ama bunu yapmayı bileceğiz. Yavşak bir özürden sözetmiyorum. Ötekine verdiğimiz acıyı, ötekinin acısını yüreklerimizde duymayı kastediyorum. Kendi kendimizden özür dilemeye, yürekten gelen bir arınmaya ihtiyacımız var. Türkiye’nin önce farkında olması, öğrenmesi, unutturulanlarla yüzleşmesi, kendini sorgulaması, eğer ortada bir eksiklik, suç varsa, bunun için kendini de rencide etmeyecek şekilde özür dilemeyi becermesi lazım. Bir cümleyle ifade etmek gerekirse, üç maymun virüsünden kurtulmalıyız artık.


Devamını okuyun...>>

27 Ekim 2009 Salı

Eldivenler Hikayeler "Murathan Mungan"


İÇERİK TANITIMI: Murathan Munganın yaşama dair derin ve incelikli gözlemlerle zenginleştirdiği bu öyküler, kadınlar hakkında, erkekler hakkında, ilişkilerin gerilimi hakkında, ebeveynler hakkında, zamanın geçiciliği ve bazen de oturup kalıcılığı hakkında, tesadüfler hakkında kısaca hayat hakkında Eldivenler, hikâyeler, 10 öyküden oluşuyor. Eldivenler, Ansızın her şey, Kaset, Yaz gibisi var mı?, Kötü adamla kötü kadının aşkı üzerine küçük bir film, Krepenin duvarı, Islık, Çarpışma, Tabut ve Geçici kesinlikler. YAZAR HAKKINDA: İstanbul doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'nü bitirdi. Yazarın ilk kitabı 1980'de yayımlanan Mahmud ile Yezida'dır. Şiir, hikâye, oyun, radyo oyunu, senaryo ve şarkı sözü gibi çok farklı türlerde eserler vermiştir. Metis yayınları, yazarın kitaplaştırdığı bütün çalışmaları bir külliyat olarak yayımlamaktadır


Devamını okuyun...>>

26 Ekim 2009 Pazartesi

"KOLPA" Ece Erdoğuş



kitap tanıtımı

Deliliğin sınırında, ‘‘başkaldırı’’nın kalbine tekinsiz bir yolculuk…

“Şimdi uzanarak bir gece daha geçirmeliyim, sonra belki bir gece daha… Tanrı, bu ıssız yerde, kuru toprağın üzerine serilmiş uyuz köpeğin hâlâ canlı olduğunu fark edip onu vurana dek; sayıklamalarını susturup sanrılarını silerek acısını dindirmek için. Tek hamlede… Şakağından içeri dalacak bir çılgın kurşunla. Küçük tok bir patlama ve ince bir inilti... ve gittikçe artarak boşalacak kan...

Gözlerim son bir sinir kasılmasından yeni sıyrılmış olacak. Ağzım aralık, altdudağım yana eğik duracak; kalan salyalarımı dökebilmem ve sahiden esaslı bir it gibi ölebilmem için…”


Devamını okuyun...>>

21 Ekim 2009 Çarşamba

Paolo Giordano "Asal Sayıların Yalnızlığı"kitabı


Kitap Tanıtımı;


Çeviren: Eren Yücesan Cendey

Asal sayılar yalnızdır; sadece kendilerine ve bire bölünebilirler; asla eşlerini bulamazlar.

Alice ve Mattia da çocukluk travmalarının gölgesinde yaşarken yapayalnızlar.
Alice, ölümden döndüğü kayak kazasının izlerini taşır, Mattia da engelli kız kardeşinin kayboluşuyla ilgili suçluluk duygusunu. İki genç birbirlerinin yaralı ruhlarının derinlerine inerler.

Büyüdükçe anlarlar ki kaderleri bağlanmış, sadece kendilerine ve birbirlerine bölünebiliyorlar.

Yalnızlığa, sevgiye ve çocuklukta yaşananların ağırlığına dair olağanüstü bir hikâye.


“İtalya’nın en prestijli ödülü Premio Strega’yı kazanan genç yazardan yürek burkan bir roman… Göz kamaştırıcı bir başarı.”
Daily Mail

Orijinal adı ve dili:
La solitudine dei numeri primi - İtalyanca
Türkçe'de
ISBN: 978-605-111-326-5
Sayfa sayısı: 292
Ebat: 13,5x19,5 cm
Yayın tarihi: Eylül 2009


Devamını okuyun...>>

13 Ekim 2009 Salı

"İŞARET" Kristin CAST(Serinin 1.kitabı)


KİTAP HAKKINDA

YENİ BİR HAYAT YENİ BİR AŞK...
TÜM DÜNYADA GENÇLERİN TUTKUNU OLDUĞU YENİ BİR VAMPİR SERİSİ “Yüzümü ona çevirdiğimden beri bu kitap beni kendine esir etti. Tamamıyla muhteşem. İŞARET ateşli karanlık ve eğlenceli.”
—GENA SHOWALTER Yazar ”İlk paragraftan itibaren bağımlısı oldum. Kitabı bir çırpıda bitirdim.”
—MaryJanice Davidson New York Times bestseller yazarı Aşırı derecede bağımlılık yapan bir vampir serisi
--Romantic Times On altı yaşındaki Zoey İz Sürücü tarafından İşaretlendiğinde eski hayatının geride kaldığını anlamıştı. Şimdi artık arkadaşlarından ve ailesinden ayrılıp çalışması gereken tek dersin Vampir 101 olacağı Gece Evi’ne yerleşmek zorundaydı. Aşk, İhanet, Gerilim ve Rekabet dolu Gece Evi Serisinin İlk kitabı İŞARET sizi kendisine esir edecek. GECE EVİ’NİN KARANLIK VE BÜYÜLÜ DÜNYASINA DAVETLİSİNİZ


Devamını okuyun...>>

"SEÇİLMİŞ" Kristin CAST (Serinin 3.kitabı)


Kitap özeti;

İLK ÖNCE İŞARET'LENDİ,
ARDINDAN İHANET'E UĞRADI,
ŞİMDİ İSE ZOEY BİR SEÇİLMİŞ...

Dünyada satış rekorları kıran, okuyan herkesi bağımlısı yapan gençlerin yeni gözdesi Gece Evi Serisinin 3'ncü kitabı Seçilmiş'de heyecan hiç hız kesmeden katlanarak devam ediyor.

DİŞLERİNİZİ BU MUHTEŞEM MACERAYA GEÇİREBİLİRSİNİZ..

Büyük bir felaket, Zoey Kızılkuş'u bekliyor. En iyi arkadaşı artık Ölümsüz. Dostları birer düşmana dönüşmekteler, düşmanları ise birer dosta. Ve o kana susamış üç erkekle aynı anda çıkmaktadır. Genç bir vampir olmak hiç bu kadar zor olmamıştı.

"Cast ekibi geri döndü ve kendi doğaüstü dünyalarının derinliklerinde ortalığı karıştırıyorlar..."
-Romantic Times BOOKreviews

"İşte karşınızde günümüzün en iyi gençlik serisi. Seçilmiş'te İşaret ve İhanet kadar etkileyici ve sürükleyici. Tutkunu olacaksınız..."
-Harrıet Klausner


Devamını okuyun...>>

12 Ekim 2009 Pazartesi

MARAZ "Hande ALTAYLI"


KİTAP TANITIMI;
Yürek burkuntularının mahrem romanı...Hande Altaylı'nın çok satan Aşka Şeytan Karışır'ın ardından heyecan verici yeni eseri.Bazen hayatın sigortası atar; ışıklar söner ve her yer karanlığa gömülür. Sesler seslere, nefesler nefeslere karışır; doğrular yalana bulanır. Gözbebekleri büyür, gözbebekleri küçülür...Maraz, hiç beklemediği bir anda kendi karanlığında kalan genç bir kadının, Aslı'nın hikâyesi. Aniden tuzla buz olan bir evlilik ve sonrasında büyük bir hızla tersine dönmeye başlayan dünya...


Devamını okuyun...>>

8 Ekim 2009 Perşembe

Namık KEMAL "Cezmi" kitabı


KİTABIN ÖZETİ
Olay Sokullu Mehmet Paşa döneminde, İstanbul’ da başlar, Azerbaycan’ da, İran’ da sürüp gider ve Tebriz Sarayında sona erer.

Cezmi çok iyi bir atlı spor ustasıdır. Bu ustalığı sayesinde Ahmet Paşa ile tanışır. Ahmet Paşanın verdiği bir yemekte Cezmi’nin atlı sporda olduğu kadar şairlikte de usta olduğu anlaşılır. Şairliğinin ünüyle Nevi ile tanışır.

1570 yılında İran seferi başlar. Cezmi bu sefere gönüllü olarak katılır. Bu sefer sırasında çok ustaca ve zekice davranışlarda bulunur ve ünü bir kat daha artar. Hatta sefer sırasında düşman olduğu halde canı pahasına da olsa Pertev isminde bir İran askerini de nehirde boğulmaktan kurtarır. Bu sayede Pertev’lede çok iyi dost olurlar. Bir başka İran seferinde Cezmi, Adil Giray’la tanışır. Cezmi bu savaşlarda gösterdiği kahramanlık sayesinde Adil Giray’ın teveccühünü kazanır.

Kötü şans eseri Adil Giray ve kardeşi Gazi Giray savaş sırasında İranlılara esir düşer. Savaşta Adil Giray’ ı esir eden Hamza Mirza İran şahının oğlu ve komutan, Cengizoğullarından öyle iki kahraman şehzadeyi esir alarak başkente götürüp şöhret kazanmak ister.

Adil Giray ve Gazi Giray , Şehriyar tarafından ayrı yerlere hapsedilirler. Adil Giray sarayda ağırlanırken Gazi Giray bir adada “Kahkaha Zindanı” denilen yerde hapsedilir. Bunun sebebi ise Şehriyar’ın Adil Giray’I ilk anda görüp aşık olması ve Gazi’nin bu durumu anlayıp sorun çıkarmaması içindir.

Şehriyar, Adil ile görüşebilmek için türlü entrikalar çevirir. Onunla buluşup konuşmasını ise Adil’den bilgi alıp, onunda yardımıyla Kırım Hanlığı’nı ele geçirecek planlar yapmak olarak yorumlar.

Adil’in esirliği zamanında İran devletini kör bir şah, onun karısı Şehriyar ve kardeşi Perihan idare ediyorlardı. Şehriyar’ın oğlu Hamza Mirza ise sadece savaşlarla ilgileniyordu.

Şehriyarın Adil Giray’la yaptığı ikili müzakereler Perihan’I şüphelendirir. Perihan’da müzakerelere devletin bir idarecisi olarak katılmak ister ve katılır.

Şehriyar bir şekilde aşkını Adil Giray’ a yalnız oldukları zaman açıklar. Fakat Şehriyar çok kıskanç kişiliğe sahip olduğundan Perihan’dan gelebilecek tehlikeler için Adil Giray’a Perihan’ı olduğundan çok zıt bir şekilde tanıtır. Adil’ de inanıyormuş gibi davranarak Şehriyar’ a bir şey sezdirmeyip, onu kullanıp, kardeşini de serbest bıraktırıp anavatanına dönmek istemektedir.

Perihan, Adil Giray’ı ilk gördüğünde aşık olmuştur. Fakat Adil, Perihan’nın o tatlı güzelliğini üstündeki peçe sayesinde görememiştir. Fakat ilk görüşmelerde Adil Perihan’nın ne kadar zengin kalpli olduğunu, Şehriyar’ın anlattığından çok farklı olduğunu anlamıştır. Perihan’ın yüzünü de göstermesiyle ona ilk görüşte aşıl olmuştur.

Şehriyar’ın delice şehveti Perihan’ın masumca aşkı her ikisini de birbirine düşürmeye yeter. Şehriyar ve Perihan aynı kişiye aşık olduklarını, anlayınca artık aralarında bir kıskançlık yarışı başlar. Ayrıca Adil’inde Perihan’ı sevdiğini anlayan Şehriyar her ikisini de öldürmek için planlar yapar.

Adil Giray esir düştükten sonra Cezmi bu haberi alır ve Adil’in yardımına koşar. Cezmi, bir şekilde Adil’in bulunduğu odaya girmeyi başarır. Bundan sonra kaçış ve İran devleti hükümetini yıkıp yerine kendilerini getirmek için planlar yapmaya başlarlar. Cezmi bu planları uygulamak için bir İran askeri olan Abbas’ı kullanır.

Şehriyar’ın yaptığı planlar yanlış zamanda uygulandığı için suya düşer. Hatta planın istediği gibi gitmemesi kendisinin ölümüne sebep olur.

Şehriyar’ın askerleri Perihan ve Adil Giray’ ı da öldürürler , fakat aşklarını yok edemezler. Her ikisi de aynı mezara Cezmi tarafından defnedilir.

Cezmi kılık değiştirerek vatanına geri döner.


Devamını okuyun...>>