AŞKNAME"İskender PALA"KAYIP SEMBOL" Dan BROWN"Monşer "Aydoğan Vatandaş"ÖFKELİ YILLAR "Altan ÖYMEN"AV kitabı Kristin Cast,Antonius ve Kleopatra (Collen McCullough)Makalat " Şems-i Tebrizi"Kayıp Gül "Serdar Özkan "Kazanan Yalnızdır " Paulo Coelho " ~ Popüler Kitaplık,Popüler kitap özetleri,en son çıkan kitaplar
en çok okunan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
en çok okunan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2010 Cuma

AŞKNAME"İskender PALA"


Aşkın kutsallığını, ayrılığın ve kavuşmanın anlamını, insanın aşka düşünce çektiği acıları, aşka düşen şairlerin dilinden dizelerle süsleyen İskender Pala, aşkı sadece kavuşmak olarak anlayanlara, aşkın tükenmeyen bir duygu olduğunu, beklemenin, özlemenin de aşka dair olduğunu seçkin bir üslupla anlatıyor.brbr Bundan yıllarca ve yıllarca önce yaşamış bazı şairleri ve onların şiirlerini, bu topraklarda yaşanan acıları ve insana dair en temel duyguyla aşkla yoğuran bu öyküleri, geçmiş zamana tanıklık ederek okuyacak, okurken sarsılacaksınız. Her yüzyıldan bir aşk öyküsü var kitapta. Tek başına okunduğunda her biri bir hüzün yumağı, ama ard arda okunduğunda yüzyıllar akarken değişen anlayışları ve hissedişleri sunan bir aşk tespiti... Bu kitabı okumadan aşk şudur demek daima yanlış yargı olacaktır.


Devamını okuyun...>>

12 Aralık 2009 Cumartesi

KAYIP SEMBOL" Dan BROWN"


Da Vinci’nin Şifresi’, ‘Melekler ve Şeytanlar’ gibi romanlarıyla ünlü Amerikalı yazar Dan Brown’ın yeni romanı ‘Kayıp Sembol’ün ilk iki bölümünü Fransız Paris Match dergisi yayımladı. İşte 12 Aralık’ta Türkiye’de yayımlanacak kitabın ilk bölümleri.

****

Eyfel kulesinin güneye bakan ayağındaki Otis marka asansör tıka basa doluydu. Turist kalabalığı arasındaki asık suratlı adam yanındaki çocuğu tepeden tırnağa süzdü: “Yüzün sararmış gibi duruyor oğlum. Keşke aşağıda bekleseydin.”

Bir yandan heyecanını yenmeye çalışırken “Yok, iyiyim” diye yanıtladı çocuk. Ardından “ilk duracağı katta asansörden ineceğim” dedi, “nefes almakta zorlanıyorum” diye ekledi.

****

****
Adam çocuğa doğru eğildi,



şefkatle yanağını okşarken “Bu korkunu yendiğini sanıyordum” diye söylendi. Çocuk babasını hayal kırıklığına uğrattığı için kendine kızıyordu. Ama kulaklarındaki uğultu dayanılmaz hale geliyor, tüm öbür kaygılarını ikinci plana itiyordu: “Nefes alamıyorum, buradan çıkmam lazım.”
Asansörcü ise eklemli piston ve yapının demir malzemesi hakkında insanları rahatlatıcı bir şeyler anlatıyordu. Orada uzakta, aşağıda Paris sokakları her istikamette yayılıp gidiyordu. Çocuk manzarayı seyretmeye yarayan kulenin bir üst kat platformuna doğru kafasını kaldırarak kendi kendine “az kaldı” diye içinden geçirdi. “Biraz cesaret.”

****
****

Güzergâhın son dakikalarında kabin, o ana kadar yan yan gittiği asansör boşluğunda, aniden doğrularak yere dik karanlık bir tünelde yol alır gibi hareket etmeye koyuldu.

“Baba zannetmiyorum ki…” diyecekken, tam o sırada kafalarının üstünde ardı ardına gıcırtılar duyulmaya başladı. Asansör kabini hiç de güven vermeyen bir tarzda titreyerek sarsıldı. Yerinden kopan bir takım halatlar, çılgın birer yılan gibi havayı dövdü. Çocuk elini babasına doğru uzattı ve “Baba!” dedi. Çok kısa süreyle ve dehşet içinde bakıştılar. Ve bütün bunları bir düşüş izledi.

****
****

Robert Langdon zıplayarak uyandı. Gördüğü kâbusun etkisiyle iyice sarsılmış halde, uyuduğu deri koltuğu kısmen doğrulttu. Özel bir ticari bir uçak olan ve türbülânslı bir bölgeden geçmekte olan 2000Ex Falcon uçağının tek yolcusuydu. Dışarıda uçağın Pratt&Whitney marka motorları uğulduyordu. Her şey yolundaydı.
“Bay Langdon, inişe geçiyoruz” diyen anons sesini duydu. Bir yandan koltuğunu doğrultmaya devam ederken, diğer yandan notlarını toparlayıp deri çantasına yerleştirdi. Uykuya daldığında vereceği Mason sembolleriyle ilgili konferansın metnini gözden geçiriyordu. Ölmüş babasını rüyasında görmesinin, hemen o sabah uzun zamandır hamisi olan Peter Solomon’dan aldığı davetle ilgili olduğundan emindi.
“Hayatta asla hayal kırıklığına uğratmayı istemediğim ikinci insan” diye aklından geçirdi. 58 yasındaki bu hayırsever, tarihçi ve bilim adamı, Langdon’u kanatları altına alıp babasının bıraktığı boşluğu dolduralı 30 yıl oluyordu. Langdon, sahip olduğu büyük servet ve ailesinin gücüne rağmen Peter Solomon’dan hep tevazu ve iyi niyet görmüştü.

****
****

Langdon camdan güneşin battığını gördü. Buna rağmen dünyanın en büyük obeliski, antik bir güneş saati kadranının yelkovanı misali uzaktan ufukta fark ediliyordu. 170 metre yüksekliğindeki anıt, tam da ulusun kalbini oluşturan ve büyük bir itinayla inşa edilmiş o sokaklar ve binalar geometrisinin tam merkezine oturtulmuştu. Washington etrafa göklerden bile hissedilen ve mistiğe yakın sayılabilecek bir güç saçıyor.
Langdon bu kenti çok seviyordu. Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde bu kentte kendisini bekleyenleri düşünerek duyduğu hazdan sanki sarhoş gibi oldu. Uçak Washington Dallas havaalanının özel uçakların yanaştığı kısmına kadar yoluna devam etti.

Langdon, pilotlara teşekkür edip eşyalarını topladıktan sonra lüks kabinden dışarı çıkarak merdivenleri indi. Ocak soğuğu heyecanını yatıştırmaya yetti. “Nefes al Robert!” diye söylenirken özgür havaya ve devasa mekânlara kavuşmuş olmanın mutluluğu içini doldurdu. Etrafı kaplayan sis tabakası zemine bir bataklık atmosferi veriyordu.

***
****

Bir kadın şarkı söyler gibi bir sesle dumanların ortasından “Günaydın profesör Langdon” diye seslendi. “Washington’a hoş geldiniz profesör.” Kafasını kaldırdığında kadının 40 yaşlarında ve sarışın olduğunu fark etti. Göğsünde bir kokart ve elinde bir blok not, neşeli bir şekilde kolunu hareket ettiriyordu.
Langdon “Teşekkür ederim!” diye gülümseyerek karşılık verdi. Oldukça gösterişli bir şekilde “Ben Pam, şirketin yolcu servisindenim. Lütfen arkamdan gelin. Bir araba sizi bekliyor” dedi. Birlikte pırıl-pırıl ışıldayan özel jet uçakları ile dolu “İmza” adlı terminale doğru yöneldiler. Langdon içinden, “zengin ve ünlü kimseler için bir çeşit taksi durağı” diye geçirdi. Kadın bir an için “Özür dilerim. Semboller ve dinler hakkında kitaplar yazan Langdon’sunuz değil mi?” diye emin olmak istedi. Kısa süre tereddüt ettikten sonra evet anlamında kafasını salladı, “Emindim” dedi kadın. “Üye olduğum kitap kulübünde Kutsal Dişi ve Kilise kitabınızı görmüştük. O biçim bir skandala yol açmıştınız. Kesin olarak harikaydı. Siz karınca yuvalarına tekme sallamayı sevenlerdensiniz.”

****

-Niyetim bu değildi.

Kadın Langdon’un işiyle ilgili konuşulmasından hoşlanmadığını hisseder gibi oldu.

“Özür dilerim. Ben hep öyleyim. İnsanların sizi tanımasından bıkmış olmalısınız. Ama suç sizde. Giydiğiniz kıyafet sizi üniforma gibi ele veriyor” diye üsteledi.
“Benim üniformam mı var?” diye sordu. Her zamanki gibi balıkçı yaka koyu gri renk bir kazak ve Haris Tweed ceket, kumaş pantolon ve deri mokasen ayakkabı giydiğini fark etti. Derslerde, konferanslarda, resmi fotoğraflarda ve sosyete gezintilerinde giydiği standart kıyafet. Kadın ısrarlı, “Kazaklarınız hep modası geçmiş şeyler. Kravat taksanız çok daha şık dururdu” dedi.

-Söz konusu bile değil. Aşağı sarkan düğümlerden hoşlanmıyorum.

Phillips Dexter Akademisi’nde görevli olduğu dönemlerde Langdon haftanın 6 günü kravat takmak zorundaydı. Üniversitenin rektörü, kravatı ses tellerini sıcak tutmak için Romalı hatiplerin taktiği “fascalia” denen ipekten boyun bağına benzetip, olaya romantik bir yorum getirmek istese de, Langdon etimolojik olarak kravat sözcüğünün acımasız Hırvat paralı askerlerinin boyunlarına sardığı bir tür fulardan geldiğini biliyordu. Yüzyıllar sonra aynı kıyafet parçası, tıpkı eski Hırvat paralı askerlerinin düşmanın moralini bozmak üzere taktıkları fularlar gibi, muharebelerini toplantı salonunda yapan modern savaşçılar için önem kazanmıştı.
“Tavsiye için çok teşekkürler. Daha sonra düşüneceğim” diye karşılık verdi.

İyi ki o sırada, koyu renk kostüm giyen bir adam lüks bir siyah Lincoln otomobilden inip yanlarına geldi. Aracın kapısını açarken “Bay Langdon. Beltwat Limousine’den Charles. Emrinizdeyim. Washington’a hoş geldiniz” dedi.

Langton, Pam’a bir bahşiş bıraktıktan sonra görkemli arabanın arka tarafına yerleşti. Şoför klima cihazının düğmelerini izah edip, içme suyu ve sıcak muffin pasta isteyip istemediğini sordu. Birkaç dakika sonra, Lincoln araç özel bir yoldan havaalanından ayrıldı. “Demek zenginlerin günlük hayatı bu?” diye geçirdi içinden. Şoför bir yandan Windstock Drive yolunda gaza basıp yol defterini kontrol ederken öbür yandan telefonla son derece profesyonel bir dille konuşmaya koyuldu. “Burası Beltway Limousine. Talimatınıza uygun olarak yolcuyu araca aldığımı teyit ediyorum. Evet misafiriniz Langdon vasıl oldu. Saat 19 sularında Capitole’e indireceğim” diyerek telefonu kapattı.

****

Langdon kendini gülümsemekten alıkoyamadı. Her zamanki gibi son derece titizdi. Ayrıntılara dikkat etmek Peter Solomon’un başlıca meziyetlerindendi. Devasa gücünü bu sayede şaşırtıcı bir rahatlıkla çekip çevirebiliyordu. Tabii ki bir banka hesabında birkaç milyar dolarının yatması da işini kolaylaştırıyordu. Havaalanının gürültüleri arkada kalırken, Langdon yumuşak koltuklara gömülüp gözlerini yumdu. Capitol’e yarım saatlik mesafedeydi ve bu süre düşüncelerine çeki düzen vermesi için yeterli olacaktı. Sabahtan beri her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, kendisini bekleyen inanması bile güç akşam programını düşünecek vakti olmamıştı.
Capitol’e 15 kilometre kala yalnız bir kişi Robert Langdon’u büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu.


Devamını okuyun...>>

8 Aralık 2009 Salı

Monşer "Aydoğan Vatandaş"


Timaş Yayınevi
Eylül 2009, 210 Sayfa

"Monşer" sözcüğü Türk toplumunun kolektif hafızasında bir hitap şekli olmaktan çok öte farklı anlamlar taşır. Türkiye, Rusya ve bunun gibi geç modernleşmiş ülkelerde bu hitap şeklini tercih eden insanlar belirli bir toplumsal kategorinin mensubu olduklarını hatırlatırlar. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden günümüze uzanan süreçte "monşer" daima üst sınıfsallığın resmi sayılabilecek bir insan tipografisine işaret etmiştir.

Özellikle Türk Hariciyesi'nde sıkça kullanılan bu iletişim pratiği zamanla gerçek manasının içini boşaltarak toplumsal bir anlam ifade eden sosyolojik bir araca dönüştü. Halkın geri kalanına ötekilik hissi veren bu durum toplum yapımızdaki iktidar ilişkilerini açıklayan ve Hariciyemizin kemikleşmiş yapısını sorgulayan bir gösterge halini aldı.

Tam da bu noktada kritik bir soruyla karşı karşıya geliyoruz: Türk Hariciyesi'nde geleneksel olarak sürdürülen bir kapalı devre, akrabalık ilişkileri ile öteden beri sürdürülen bir oligarşik sistem var mıdır, yoksa bu ailelerden gelen insanlar, kırsal kesimden gelen insanlara nazaran doğal olarak daha mı şanslıdır?


Devamını okuyun...>>

ÖFKELİ YILLAR "Altan ÖYMEN"


KİTAP TANITIMI;
1960’larda, 70’lerde yetişen kuşakların zihin ve duygu dünyasının biçimlenmesinde çok emeği geçenlerden ilk aklıma gelenler arasında Aziz Nesin, Nâzım Hikmet, Çetin Altan, İlhan Selçuk, Necip Fazıl Kısakürek,
Abdi İpekçi, Doğan Avcıoğlu ve Altan Öymen gibi isimler vardı. Altan Öymen ve Çetin Altan hâlâ yazıyorlar. Umarım uzun yıllar devam ederler.
Öymen’i diğer yazarlardan farklı kılan bazı özellikleri var.
Her şeyden önce sakindir, tutarlı olmaya özen gösterir, insanlara saldırmak, hakaret etmek gibi huyları yoktur. Mantıklıdır. Dengelidir. Altan Öymen’i yıllardır izlerim, bu özelliklerini her zaman koruduğuna tanık oldum.
Son kitabı ‘Öfkeli Yıllar’ 1950’li dönemi anlatıyor.
Kavga gürültü Öymen’in mizacına aykırı düştüğü için olmalı, 50’lerin öfkesini başlık yapmış.
Zevkle ve yararlanarak okunan bir kitap. Öymen, gazeteci ve yazar kimliği ile yaşadıklarını, tanıdığı
insanları ve tanıklık ettiği olayları sıcak bir üslupla anlatmış. Çözümlemeleri dikkate değer. Salt iç olaylarla yetinmemiş, dünya ahvalini de mercek altına almış.
1950’ler acemi demokratlık yılları. Yaptığımız hatalardan ders çıkarmak için dikkatle incelenmesi gereken bir dönem. Altan Öymen bu görevi başarıyla yerine getirmiş!
O günlerin havasını bir nebze yansıtan birkaç cümle alalım isterseniz Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Büyük
Doğu’daki yazılarından:
“Bütün kanunlar Allah’ın hükümlerine ve ona uygun olarak insani selim (iyilikçi) duygu ve düşünceye dayanır.
Ve Allah’ın kanunlarına karşı akli, ruhi, ilmi hiçbir itiraz ve temyiz makamı bulunamaz.”
“İslam inkılabının adalet tablosunda ferdin ve cemiyetin veremeyeceği ve alıkoyabileceği hiçbir kıymet bahis konusu değildir. İnsanlar, gerektiği zaman sinekler gibi öldürülecek ve bir sinek için, gerektiği zaman bir dünya yıkılabilecektir.”
“Kızlarımıza merhamet edeceğiz diye onlara haklarından fazla müsaadeler ve imtiyazlar vermek,
kendilerine en ağır bir zulümdür.”
“Havlayın köpekler, havlayın, Türk milletinin gerçek mukaddesat sesini yükseltenlere bugün havlayın ki, teker
teker her birinizi mimleyelim de, yarın köpek temizliği için kaç kilo zehire ihtiyacımız olduğunu, defterimizin bir
kenarına kaydedelim.”
“Resim ve heykel, kaba teşhir ve putlaştırma gayretine yaklaştığı ölçüde, İslâm inkılabının sınırlarından uzaklaştırılacaktır.”
Altan Öymen’in o döneme neden ‘Öfkeli Yıllar’ dediğini anlıyorum. Durun bakalım, 60’lara, 70’lere ne diyecek?


Devamını okuyun...>>

7 Aralık 2009 Pazartesi

AV kitabı Kristin Cast,


Eğer dünyadaki en ateşli erkek isimsiz bir şeytan olarak kendini gizliyorsa ve istediği tek şey sizseniz ne yaparsınız?

Çayırın kenarında, ağaçların gölgelerinin arasında bir karaltı belirdi. Vücudunu görebiliyordum; çünkü ay ışığı, teninin pürüzsüz ve çıplak hatlarını belirginleştiriyordu.

Durdum. Hayal gücüm aklını mı yitirmişti yoksa?

“Tereddüdün mü var yoksa aşkım? ”

Sesini duyunca, bedenimden bir ürperti geçip gitti. Ağaçların yaprakları arasından korkunç, alaycı bir kahkaha duyuldu.

Dünyada milyonları peşinden sürükleyen adeta bağımlısı yapan, bir fenomen olan Gece Evi Serisinin büyük bir merakla ve sabırsızlıkla beklenen 5. Kitabı Av aşk, heyecan, gerilim, tutku ve entrikalarla dopdolu…

Bu müthiş serinin unutulmaz 5. Kitap Av’ı kaçırmayın. Bir Gece Evi Romanı Serisi sizi büyülemeye devam ediyor.


Devamını okuyun...>>

19 Kasım 2009 Perşembe

Antonius ve Kleopatra (Collen McCullough)


Antonius ve Kleopatra (Collen McCullough)

Basım Tarihi : EKİM 2009

Antonius ve Kleopatra'nın efsanevi aşkını bilir misiniz? Bu ölümsüz aşk, politika ve güç hikayesi her zaman bir klasik olarak kalacak.

Caesar ölmüş ve Roma bir kez daha ikiye bölünmüştü. Lepidus, Afrika'ya geri döndüğünde, Antonius zengin Doğu'ya hükmediyor ve Octavianus da Roma'nın kalbini, yani Batı'yı kontrolü altında tutuyordu. Bu gergin barış süreci, sivil savaşı uzak tutmayı başarsa da Roma'nın gerçek bir hükümdara, Caesar'ın efsanesine sahip çıkacak Julius Caesar soyundan gelen hakiki bir varise ihtiyacı vardı. Bu tacın talibi de Doğu'nun tüm zenginlikleri hizmetine sunulan, kahraman ruhlu Antonius’tan başkası değildi. Her gerçek savaşçı-kral gibi o da iktidar hırsıyla yanıp tutuşan ve aynı zamanda kadınlara, şölenlere ve şaraba olan düşkünlüğünden hiç vazgeçmeyen bir generaldi. Yegane rakibi Octavianus'sa onun yanında pek de inandırıcı bir aday sayılmazdı. En az Antonius kadar kontrollü olan narin, sarışın genç adam Antonius’un atılgan karakteri yanında daha hoşgörülü, sakin ve ileri görüşlü bir yapıya sahipti. ıkisinin ortak olduğu tek noktaysa hırslarıydı.


Eski Roma'da politika ve savaş erkeklerin üstlendiği görevler olsa da, kadınlar da geleneksel sınırların dışında bir güç elde etmek için zekalarını ve cazibelerini kullanmak konusunda bir o kadar maharetliydi. Acımasız, altın gözlü kraliçe Kleopatra, Antonius’u sarayına ve yatağına kabul edecek ancak kalbini sıkı bir koruma altına almayı ihmal etmeyecekti. Önce bir hükümdar ve sonra da bir kadın olarak Kleopatra'nın yalnızca bir arzusu vardı: Çocuğunu, babası Julius Caesar'ın şu an için boşta kalmış tahtına geçirmek. Bu sırada Octavianus'un da yanında güçlü bir kadın vardı. Kocasına bu egemenlik yarışında yardım edebilmek için elinde tuttuğu gücü kullanmayı öğrenen biricik eşi, kuzguni siyah saçlı Livia Drusilla...

Hem kara, hem de denizde süregelen savaşlarla kaçınılmaz bir sona doğru ilerleyen hikayede, komplolar ve cinayetler, aşk ve politika geri dönüşümsüz bir şekilde birbirine dolanıyor.




Devamını okuyun...>>

17 Kasım 2009 Salı

Makalat " Şems-i Tebrizi"


Makalat kitap özeti

Ataç Yayınları

Makalat kitabı, Şems-i Tebrizi'nin bazı meclislerdeki sohbetlerdeki sırasında, Mevlana ile konuşurken aralarında geçen bahislerin, müritler ve inkarcılar tarafından sorulan sorulara verdiği cevapların derlenmesiyle oluşmuştur. Eser aynı zamanda bize Mevlana'nın özel yaşantısını, onun hayat hikayesini kapsayan bir çok gizli hataları da gün ışığına çıkarmaktadır. Mevlana'nın, Şems-i Tebrizi ile nasıl buluştuğunu anlatan ve o buluşmanın efsaneleşmiş yönlerini, iyi bilinemeyen, sebepleri anlaşılamayan taraflarını aydınlatmak gayreti gösteren birçok eski ve yeni menakıb yazarları, bu hikayeleri ancak romantik bir kılıkta uzun uzadıya nakletmeye özenmişlerdir. Makalat kitabı bu gizli kalmış konular üzerindeki perdeyi kaldırdığı gibi, Mevlana'nın, Şems'e nasıl tabi olduğuna da bir dereceye kadar ışık tutmakta ve açıklık getirmektedir. Kitap, herkesçe bilinen halin aksine olarak Şems-i Tebrizi'nin çok keskin görüşlü bir bilgin ve bir hakikat aşığı, mürşitlik mertebesine ermiş arif bir yol gösterici olduğunu öğretmektedir. İşte sadece bu nokta bile eserin önemini belirtmeye yeter.


--------------------------------------------------------------------------------


Devamını okuyun...>>

Kayıp Gül "Serdar Özkan "


Kayıp Gül kitap özeti;

Timaş Yayınları

Ekim 2009, 205 sayfa

“TÜRKLERİN KÜÇÜK PRENS’İ TÜM DÜNYAYI BÜYÜLÜYOR”

Helsinki Sanomat - FİNLANDİYA

29 DİLDE, 40’TAN FAZLA ÜLKEDE BASILAN ULUSLARARASI BİR BESTSELLER

İngilizce baskısı Temmuz ayında yayınlanan, Kanada’dan Japonya’ya, Brezilya’dan Endonezya’ya yüzbinlerce okurun gönlünde taht kuran KAYIP GÜL Türk okuruyla buluşuyor.

Genç Türk Romancı Serdar Özkan'ın ilk romanı Kayıp Gül bugüne kadar 29 dile çevrildi, 40'tan fazla ülkede basıldı. Kanada'dan Japonya'ya, Brezilya'dan Endonezya'ya, dünyanın dört bir yanında okurların büyük ilgi ve beğenisini kazanan Kayıp Gül, birçok ülkede haftalarca bestseller listelerinde yer aldı.

Tüm zamanların en çok okunan ve sevilen kitaplarından St. Exupéry'nin Küçük Prens'i, Richard Bach'ın Martı'sı, Hesse'nin Siddarta'sı ve Paulo Coelho'nun Simyacı'sına denk tutulan Kayıp Gül, özgün bir “kendini keşfetme” romanı.

Değişik kültür ve felsefeleri günümüzün modern yaşantısıyla iç içe sunan Kayıp Gül, Doğu'yla Batı arasında bir köprü eser niteliğinde.

Sanki bu yönüyle, hem tarihsel hem de coğrafi anlamda Doğu ile Batı arasında bir köprü olan kültürümüzün çağdaş edebiyata akseden bir yansıması.

Kayıp Gül'ün kahramanı Diana'nın peşine takılan okur, başta Türk kültürüne olmak üzere, Yunan mitolojisinden Yunus Emre'ye; William Blake'ten Sokrates'e; doğu mistisizminden Küçük Prens'e; Meryem Ana'dan Nasrettin Hoca'ya; modern yaşantıdan metafiziğe; gerçek dünyadan düşlerin dünyasına ve San Francisco'dan İstanbul'a uzanan bir yolculuğa çıkıyor.

Eserlerinde doğu ve batı motiflerine eşit derecede yer veren Serdar Özkan bir röportaj sırasında kendisine yöneltilen, “Siz, batı hakkında yazan doğulu bir yazar mısınız, yoksa doğu hakkında yazan batılı bir yazar mısınız?” sorusuna “Ben bir insanım” diye cevap verecek kadar insanın evrenselliğini ve birleştiğimiz noktaları ön plana çıkaran bir yazar.

Kayıp Gül, evrensel mesajları ve kültürleri buluşturan, Doğuyla-Batıyı birleştiren yönüyle, özellikle kültür çatışmalarının giderek arttığı dünyamızda ümit veren bir eser. Kanada televizyonunda, Kayıp Gül'ün hayatında okuduğu en güzel öykülerden biri olduğunu belirten kitap eleştirmeni Christine Michaud, Kayıp Gül'ün bu yönüne özellikle dikkat çekiyor. Kayıp Gül için “Bu kitabın bizi birleştirmeye gücü var,” diyen Michaud, kitaptaki öykünün her

insana hitap ettiğini söylüyor.

Serdar Özkan romanlarında, farklılıklarımızdan çok ortak yönlerimize vurgu yapıyor. Yazar, degişik kültürlerden gelen insanların farklılıklarını kabul etmekle birlikte, yine de insan olarak benzerliklerimizin daha önemli olduğunu savunuyor. Üniversite eğitimi için gittiği Amerika'da dört sene yaşayan Özkan, bu düşüncelerinin orada, tamamen farklı bir kültürde yaşarken şekillendiğini söylüyor. Zaten Kayıp Gül de ikiz kız kardeşini aramak üzere İstanbul'a gelen Amerikalı Diana'nın öyküsünü anlatıyor.

Kayıp Gül aynı zamanda, başkalarının beğenisini ve takdirini kazanmak uğruna düşlerinden ve kendinden ödün veren genç bir kızın öyküsü.

“Başkaları benim hakkımda ne düşünür?” kaygısıyla hayallerini ve “kendi olmayı” terk eden ve bu yüzden sonunda dibe vuran Diana'nın kendini geri kazanma savaşının öyküsü. Bu savaşında ona St.Exupéry'nin Küçük Prens'i, Küçük Prens'in gülü ve İstanbul'un gülleri eşlik ediyor.


Devamını okuyun...>>

Kazanan Yalnızdır " Paulo Coelho "


Kazanan Yalnızdır Kitap Özeti;

Çevirmen : Celal Üster
Eylül 2009, 385 sayfa

Kazanan Yalnızdır’da Paulo Coelho, On Bir Dakika ve Zâhir’de öne çıkan temalara geri dönüyor. İçinde yaşadığımız dünyada, lükse ve ne pahasına olursa olsun başarıya olan bağımlılığımızın, yüreğimizin sesine kulak vermemizi engellediğini anlatıyor bize.

Coelho okuru bu defa, kendi de­yimiyle Sü­persınıf’ın –hayallerin gerçeğe dönüştüğü sinema ve moda dünyasına girebilenlerin– toplandığı Cannes Film Festivali’ne götürüyor. Bu ayrıcalıklı sınıfın bazı üyeleri zirveye ulaşmıştır ve konumlarını yitirmekten korkarlar: para, güç ve ün tehlikededir: çoğu insanın, bedeli ne olursa olsun, uğruna her şeyi yapmaya hazır olduğu değerler.

Kitabın kahramanları bu modern gösteriş dünyasında buluşur: Rus milyoner İgor, Ortadoğulu moda devi Hamid, başrol peşinde Amerikalı aktris Gabriela, hayatının vakasını çözmeyi uman dedektif Savoy ve başarılı bir mankenlik kariyerinin eşiğindeki Jasmine. Dayatılan türlü hayalin yarattığı kargaşada, kendi kişisel hayalini belirlemeyi ve gerçeğe dönüştürmeyi kim başaracak?


Devamını okuyun...>>